Alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2010 Perşembe

İranlı turistler en çok nereye gidiyor?

VAN - 13 günlük tatili fırsat bilen çok sayıda İranlı turist, sınır kapılarından yurda giriş yaptı.
Bazı turistler Van'dan uçakla Antalya, İzmir ve İstanbul'a giderken, bazı kafileler de Van'da kalmayı tercih etti. Van'da konaklayan İranlı turistler kentteki Otel sahiplerinin ve esnafın yüzünü güldürdü.
VAN'DAKİ OTELLER DOLDU İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Salih Tatlı, Van'da 10'u turistik, toplam 34 otel bulunduğunu belirterek, "Bu otellerimizin tamamı İranlı turistlerle doldu. Otellerde ve misafirhanelerimizde toplam 5 bin yatak bulunmaktadır. Yatak kapasitesinin yetersiz kalması üzerine erkekler ve kadınlar ayrılarak, otellere yerleştirildi" dedi.
İranlı turistin eğlenmeyi ve Alışveriş yapmayı tercih ettiğ ini bildiren Tatlı, "Van'da 20 Martta başlayan hareketlilik, bu ayın sonuna kadar devam edecek. Bazı gruplar Van'dan geçerek İstanbul Ankara ve İzmir'i tercih ediyor, bazı İranlılar ise burada tatilini geçiriyor" diye konuştu.
VAN, İZMİR, İSTANBUL VE Antalya'DA HAREKET VAR Old Tuşba Turizm Seyahat Acentesi Bölge Müdürü Erkan Yılmaz, Van, İzmir, İstanbul ve Antalya'da büyük bir hareketlilik yaşandığını kaydetti.

"Şu anda Antalya'daki tüm oteller İranlı turistlerle dolmuş durumda. Yaklaşık 30 bin turist şu an Türkiye'de Tatil yapıyor. Bu durum, ekonomiye iyi bir canlılık getirdi. Ölü sezon İran turistle canlandı."
Van'a eşi ve çocuklarıyla geldiğini anlatan İranlı İbrahim Rızai, alışveriş yaptıklarını, kentin önemli güzelliklerini gördüklerini belirtti.
İLGİLİ HABER
İranlı turist bin 200 dolar bırakıyor
İlk kez Van'da geldiğini, kentin büyüleyici bir güzelliğe sahip olduğunu anlatan Rızai, "İran'a yakın olması nedeniyle Van'ı tercih ettik. Artık tatillerimizi burada geçirmeyi düşünüyoruz" dedi.
SATIŞLAR YÜZDE YÜZ ARTTI Piyasalardaki durgunluğun İranlı turistler sayesinde atlatıldığını ifade eden mağaza müdürü Özhan Karankaya ise İranlı turistler için indirim yapıldığını belirtti.
İLGİLİ HABER
İki ayda 1.7 milyon turist geldi
Mağazada, Farsça müzikler çalındığını anlatan Karankaya, İranlı turistlerin alışveriş yapmayı sevdiğini, satışların yüzde 100 oranında arttığını söyledi.

İranlı turistlerin rahat giysileri tercih ettiğini bildiren Karankaya, "Yaz sezonuna girmememize rağmen depolarda bulunan bütün yazlılıkları çıkardık. Çok talep var. Umarım sezon boyunca bu hareketlilik devam eder" dedi.
"NEVRUZUN OLAYSIZ GEÇMESİ ETKİLİ OLDU" İranlı turistlere rehberlik yapan Serdar Narin de Doğu Anadolu Bölgesi'nde Nevruz etkinliklerinin olaysız geçmesinin, turist sayısındaki artışı etkilediğini belirterek, şöyle konuştu:
İranlı turistler en çok nereye gidiyor?

Antalya da gizli bir cennet

ANTALYA - Kaş'a 42, Kalkan'a 12 kilometre uzaklıkta, yaklaşık 1200 nüfuslu Bezirgan köyünde, İngiliz The Times Gazetesi'nde yayınlanan haberin heyecanı yaşanıyor. Bezirgan halkı, gazetede Annabelle Thorpe imzasıyla yayınlanan ve köyü Türkiye'de gidilmesi gereken gizli kalmış 6 yerden biri olarak gösteren haberin ardından turizmin de hareketlenmesini bekliyor. Köyde yaşayan 95 yaşındaki Mehmet Bölükbaşı, köyün isminin ''Pazar yeri'' anlamına geldiğini, yaklaşık 300 yıllık tarihe sahip köyün geçmişte de Alışveriş yapmak için gelenler tarafından ziyaret edildiğini anlattı. Köy halkından emekli bankacı Ayşe Önder de, ''Atalarım bu köyde doğmuş, büyümüşler. Ben de emekli olunca buraya geldim. Köyümüz iklim ve Turizm açısından önemli. The Times Gazetesi'nde çıkan Haber çok güzel. Bezirgan, turizm açısından geleceği çok açık olan Türkiye'nin sayılı köylerinden biri'' diye konuştu. Bezirgan köyünde yaşayan İskoçyalı Polin Şalvarlı da 11 senedir köyde yaşadığını kaydetti. İnsanların Bezirgan'ın değerini bilmediğini belirten Şalvarlı, ''Burası yazın, sonbahar ve ilkbaharda cennet gibi. Times Gazetesi'nde bu köyü duydum. Şimdi insanların belki dikkatini çeker. Bu köy gelecekte daha güzel olsun istiyorum'' dedi. İngiltere'de yayınlanan The Times Gazetesi'nde ''Gizli Türkiye: 6 gizli Tatil yeri'' başlıklı haberde Bezirgan köyünün yanı sıra Fethiye Ölüdeniz'deki Faralya köyü, Selimiye ve Söğüt, Akyaka, Fethiye'deki Şövalye Adası, Bodrum'daki Ortakent'e yer verilmişti. Haberde bu yerlerin az sayıda insan tarafından bilindiği, Trafik gürültüsünden uzak olduğu, doğal güzellikleriyle öne çıktığı anlatılmıştı.
Antalya'da gizli bir cennet

Kıtalar arası zarafet

BERLİN - Dergideki yazıda, "gururlu İstanbul'un" zengin geçmişi ile hızlı günümüz yaşantısını başarılı bir şekilde bir arada sergilediği, çok daha önceden bir "Avrupa Kültür Başkenti" olduğu belirtildi.
Kentte sanat yaşantısının büyük bir hızla geliştiği kaydedilen yazıda, çok Modern Alışveriş merkezlerine sahip olduğu için İstanbul'un turistleri sadece tarihi yerleriyle cezbetmekle kalmadığı, tanınmış dünya markalarının bulunabildiği bir alışveriş kenti haline geldiği kaydedildi.
Yazıda, kentin görüntüsünü birbirinden güzel camilerinin yanı sıra yüksek gökdelenlerin de belirlediği, son 40 yılda nüfusunun 6 kat arttığı, şansını denemek isteyen milyonlarca insanın İstanbul'a yerleştiği belirtildi.
Bazı projelerin planlandığı gibi yürümediğine işaret edilen yazıda, Marmaray'ın raylarının neredeyse hazır olduğu, ancak inşaatlar sırasında Bizans kalıntılarına rastlandığı için projenin 2014 yılından önce hayata geçirilemeyeceği ifade edildi.
Focus dergisinin tanıtım yazısında, yüz binlerce çalışan insanın İstanbul'un yollarında çok fazla zaman kaybetmekten şikayetçi olduğu, ancak vapurlarda bir fincan çay içerek rahatladığı kaydedildi. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un da İstanbul'dan geldiği hatırlatılan yazıda, kentte camilerin yanı sıra kiliselerin de görülebildiği, özellikle çok sayıda balık restoranın kentin cazibesini artırdığı belirtildi.
Focus dergisi, Berlin'de yarın akşam resmi açılışı yapılacak, Türkiye'nin bu yıl konuk ülke olduğu 44. Uluslararası Turizm Borsası Fuarı (ITB) için Türkiye'nin Berlin Büyükelçiliği tarafından Almanca olarak hazırlanan Türkiye'yi tanıtıcı broşürler de dağıttı.
"Türkiye'ye Hoşgeldiniz" başlığıyla basılan 15 sayfalık broşürde, fotoğraflarla Türkiye tanıtıldı ve ITB'de düzenlenecek etkinliklere yer verildi.
'Kıtalar arası zarafet'

Suriye nin en modern şehri

ŞAM - Suriye'nin en Modern ve kalabalık şehri olarak bilinen Şam, ülkenin güzelliklerini bir arada barındırıyor. Modern dünyadan her ne kadar uzak görünse de günümüz çağını yakalamaya çalışan insanlarıyla dikkati çeken Şam, gelişmekte olan ülkelerdeki büyük kentlerin yaşadığı sıkıntıların izlerini taşıyor.
Hac yolu üzerinde olması nedeniyle ticari yönden tarihte her zaman önem taşıyan Şam, uzun yıllar hakimiyetinde kaldığı Osmanlı İmparatorluğu'nun izlerini halen taşıyor. Çok sayıda tarihi yapıyı bünyesinde barındıran Şam'da, Emevi Cami ve Hamidiye Çarşısı kente gelenlerin ziyaret etmek amacıyla uğradığı ilk duraklardan birini oluşturuyor.
Şam'daki Pagan inancı ile Yahudi, Hristiyan ve İslam inancı için önemli bir yere sahip olan Emevi Cami, her yıl çok sayıda yerli ve yabancı, çeşitli dinlere mensup turistin ziyaret ettiği yerlerin başında geliyor. Bütün inançlara ait Mimari ve süsleme özelliklerinin görülebildiği caminin geçmişi de çok eskiye dayanıyor.
Yaklaşık 3 bin yıl Pagan inancının ibadet yeri olarak kullanıldığı belirtilen caminin bulunduğu alandaki tapınağın yıkılmasının ardından, Suriye'nin Romalılar tarafından fethedilmesiyle ibadethane Jüpiter Tapınağı olarak da kullanıldı. Tapınağın kiliseye çevrilmesinin ardından yeni bölümler eklendi.
ORTAK KULLANILDIHalid Bin Velid'in Suriye'yi fethinden sonra ibadethanenin bulunduğu alanda çok sayıda insan alacak büyüklükte cami inşa ettirmesiyle ibadethane 72 yıl boyunca Müslümanlar ve Hristiyanlar tarafından ortak kullanıldı. Kilise kısmı yıkılmadan inşa edilen caminin 3 minaresi ve 4 kapısı bulunuyor, 4 büyük koridoru ise 4 halifenin adını taşıyor.
Hz. Yahya'nın da kabrinin yer aldığı caminin özellikle Şii inancına mensup kişilerin yoğun olarak ziyaret ettiği Hz. Ali koridorunda, Kerbela'da Yezid tarafından Şehit edilen Hz. Hüseyin'in başının bulunduğu ifade ediliyor. Kudüs'ü fetheden ünlü komutan Selahaddin Eyyübi'nin kabri, cami ile Roma sütunları arasındaki alanda yer alıyor. Selahaddin Eyyübi'nin kabrinin yanında ise 1914'te Filistin yakınlarında uçakları düşen ilk Türk Hava Şehitlerinin kabirleri bulunuyor.
Abbasiler tarafından uzun süre kamu hazinesinin saklandığı, sütunlar üzerine yapılan ve günümüze kadar ayakta kalan Hazine Kubbesi, avluya giren ziyaretçilerin ilgisini çeken yerler arasında. HAMİDİYE ÇARŞISIŞehrin merkezinde yükselen ve kentle bütünleşen Emevi Cami'nin yanında yer alan Hamidiye Çarşısı ise özellikle Alışveriş yapmak isteyenlerin uğrak yerleri arasında yer alıyor. 2. Abdülhamit döneminde yapıldığı belirtilen Hamidiye Çarşısı, hareketli, Canlı ve renkli atmosferiyle ziyarete gelenleri adeta büyülüyor.
İstanbul'daki Kapalıçarşı'yı anımsatan çarşıda, geleneksel giyim eşyalarından, turistik eşyalara kadar her türlü ürünün satıldığı dükkanların önemli bir kısmında, Suriye lirası ve ABD dolarının yanı sıra Türk Lirası geçiyor.

Suriye'nin en modern şehri

Datça ya bahar geldi

DATÇA - Yaklaşık bir haftadır 19 derecenin altına düşmeyen sıcak hava Muğla'nın Datça ilçesinde İlkbahar mevsiminin tüm canlılığı ile yaşanmasına neden oldu. İlçe merkezinde yaşayanlar güneşli havayı fırsat bilerek doğal güzellikleriyle ünlü köylere ve antik kazı alanlarına geziler düzenliyor.
Datça'nın masmavi denizi ve doğal güzellikleriyle ünlü Palamutbükü Koyu'nda ise kırlar rengarenk çiçeklerle kaplandı. Koydaki badem ağaçlarının bir bölümü yılın ilk çağlasını verdi. Datça'nın deniz seviyesinden yüksekte bulunan köylerinde ise badem ağaçlarının çiçek açtığı görüldü.
Muğla Meteoroloji Müdürlüğü yetkileri ise Datça'da sıcak havanın perşembe gününe kadar süreceğini ve hava sıcaklığının 19 ila 22 derece arasında değişeceğini bildirdi.
BADEM ÜRETİCİLERİ SEVİNÇLİ Türkiye'de üreticilerin mevsimin ilk bademini topladığı Datça'nın Palamutbükü Koyu'nda ilkbaharın gelmesiyle ''badem'' hareketliliği yaşanıyor. Köyde yaşayan üreticiler mevsimin ilk bademlerini toplayarak kilosu 10 ila 15 liradan İzmir, Ankara, Antalya ve İstanbul'daki Alışveriş merkezlerine satıyor. Marketlerin ve alışveriş merkezlerinin Datça'dan satın aldıkları turfanda çağlayı kilosu 25 ila 30 liradan satışa sundukları öğrenildi.
Datça’ya bahar geldi

Patronlar işe nasıl başladı?

İSTANBUL - Kimisi doğuştan şanslı, önüne her türlü imkan sunulmuş, kimileri de dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak gelmişler bugünlere. Bazıları çocuk yaşta çalışmak zorunda kalmış, bazılarınınki ise tam bir girişimcilik öyküsü...
Milliyet'in haberine göre; Altur'un sahibi Abdurrahim Albayrak, Almanya'da biriktirdiği paralarla İstanbul'a gelip minibüsçülük yapmış. Reis Gıda'nın sahibi Mehmet Reis, 7 yaşından itibaren bulaşıkçılık, çaycılık ve Ramazan davulculuğu da dahil pek çok işte çalışmış. Intercity Rent a Car'ın sahibi Vural Ak, bir nalburda tezgahtarlık ve şoförlük yapmış. Richmond otelleri ve Capitol'un sahibi Mustafa Aksoy bir kunduracıda çalışmış, Xerox'un genel müdürü Mehmet Sezgin tezgahtarlık ve garsonluk gibi bir sürü iş yapmış. Finansbank'ın ve Fiba Grubu'nun kurucusu Hüsnü Özyeğin ise ABD'de üniversitede okuduğu dönemde çalışmış. Harvard'da hamburger satan bir büfe işleten Özyeğin, hayatta ilk gerçek işinin bu olduğunu söylüyor.
Hepsi bugün geldikleri pozisyonlarda ilk işlerinin çok önemli olduğunu söylüyorlar. İş adamları ilk iş deneyimlerini anlattılar.
KOÇ BAKKAL DÜKANIYLA BAŞLADITürk iş dünyasının efsanevi iş adamlarından Vehbi Koç, 1901 yılında Ankara'nın Çoraklık semtinde dünyaya geldi. 1914'te Ankara İdadisi'ne (lise) giren Koç, 15 yaşında İdadi'yi bitirmeden tasdikname aldı.
1917'de dedesiyle ve babasıyla görüşerek esnaflığa başlayan Koç, Karaoğlan Caddesi'nde oturdukları evin altındaki dükkanı bir sandık ayakkabı lastiği, bir sandık şeker, bir kaç teker kaşar peyniri, zeytin, makarna gibi mallarla bakkal dükkánı haline getirdi. Onun görevi, dükkanı açmak, süpürmek, tozlanan malları temizlemek, müşterilerin aldığı malları tartmak ya da saymak, mangalı yakmak, camekanları temizlemekti. Ardından kösele işine giren Koç, sonrasında Otomobil ve Petrol işine girdi.
1938'de Koç Ticaret Anaonim şirketini kurdu. Ardından Demirdöküm, Türkay (şimdiki adıyla Kav), Arçelik, Otosan, Aygaz'ı kurarak hızla büyüdü. 1963 yılında Koç Holding'i kurdu.
Vehbi Koç, 1984 yılında Koç Holding İdare Meclisi Başkanlığı'nı oğlu Rahmi Koç'a devretti ama, çalışmayı bir an bile bırakmadı. 1900'lerde, küçük bir bakkal dükkanından yola çıkan Vehbi Koç, dünya çapında bir topluluk yarattı.
İLGİLİ HABER
Zenginler liginde 28 Türk var
SABANCI PAMUK İŞÇİSİYDİ Sabancı Holding'in kurucusu Hacı Ömer Sabancı 1906 yılında Kayseri'nin küçük bir köyünde doğdu. 13 yaşında babasını kaybettikten bir kaç yıl sonra, talihini denemek için köyünden ayrılan Hacı Ömer, 450 kilometrelik yolu yaya olarak katederek pamuk diyarı Adana'ya göç etti. Yeni hayatına pamuk işçisi olarak başlayan Hacı Ömer, kısa sürede işçi müteahhitliğine başladı, bir iki yılda yaptığı tasarruflarla pamuk ticaretinde mütevazı bir iş kurdu. O dönemde yanında çalışan işçiler Hacı Ömer'i "Ağa" diye çağırmaya başladılar.
Hacı Ömer Sabancı önderliğinde sonraki yıllarda sırasıyla Akbank, Bossa un ve çırçır fabrikası, Bossa Tekstil fabrikası, Oralitsa, Aksigorta ve Teknosa kuruldu.
ÖZYEĞİN'İN İLK GERÇEK İŞİ BÜFE İŞLETMECİLİĞİYDİFinansbank'ın kurucusu Hüsnü Özyeğin, 1 Nisan 2009'da Capital'den Rauf Ateş'e verdiği röportajında ilk işine 6 yaşında dedesinin mağazasında çıraklık yaparak başladığını söylüyor. Robert Kolej'de okuduğu dönemde ise İstanbul'a gelen bir Japon fuar gemisinde tercümanlık yapmış. ABD'de Oregon Eyalet Üniversitesi inşaat Bölümü'nde okuyan ve Harvard'da master yapan Özyeğin, Amerika'da Eğitim gördüğü dönemde yaz kış çalışmış. İnşaat mühendisliği stajyerliğinden, garsonluğa pek çok işte çalışmış.
İLGİLİ HABER
3 milyar dolarla en zengin Türk
İlk işini ise Harvard'daki ikinci yılında kurmuş. Harvard'da bir snack Bar (büfe) çalıştıran Özyeğin, hayatta ilk gerçek işinin bu olduğunu söylüyor. Özyeğin, "Üniversitede birkaç iş vardı. Biri Gazete dağıtmaktı. Bir kiosk vardı, Sigara falan satılırdı. Bir başkası hafta sonlarında talebelere hamburger falan satan snack bar'dı. Haftasonları üniversite kampusunda yemek olmazdı. Talebeler için kabus gibiydi, doğal olarak bu snack bar'a gelirlerdi. İşte ben burayı işletmiştim. Hayatta ilk gerçek işim buydu" diyor.
Özyeğin gençlere şu tavsiyede bulunuyor:
"Bir kere çok çalışmaları lazım. Hiçbir şey çalışmadan olmuyor. Meraklı olmaları, okumaları lazım. Sadece üniversitede okumaktan söz etmiyorum. Çevrelerini iyi takip etmeleri gerek. Üniversite hayatında çok iyi bir network, arkadaşlık, dostluk kurmaları lazım. Bunlar, iş hayatında çok önem kazanan şeyler oldu. Sabırlı olmaları, yılmamaları da önemli. Yüz metre değil, maraton koşmaları lazım. Hayat da bir maraton aslında. Yaşlandığınızda hayat kısa geliyor, ama aslında hayat çok uzun. Maraton koşmaları lazım."
AKSOY KUNDURACI ÇIRAĞIYDI, TURİZMİN PATRONU OLDURichmond otelleri ve Capitol Alışveriş Merkezi'nin sahibi Aksoy Group'un kurucusu Mustafa Aksoy henüz 11 yaşındayken kunduracı çırağı olarak atıldı iş hayatına. Askere gidene kadar da Kapalıçarşı'da bu ayakkabıcı dükkanında çalıştı.
Aynı zamanda akşamları ingilizce ve daktilo kurslarına giderek kendini geliştiren Aksoy, o günleri şöyle anlatıyor:
"O zaman Küçükçekmece'de otururduk, iş çıkışı kursa gider gece 1'de eve gelir, sabah 7'de tekrar işe koyulurdum. 3-4 yıl böyle kurslara gittim. Lisan öğrendim."
Aksoy, askerden sonra çalıştığı yer olan Kapalıçarşı'ya dönüp, deri ceket alan turistleri gördüğünde deri dikip satan bir mağazada tezgahtar olarak işe başladı, 6 ay sonra patrona gidip dericilik yapmak istediğini söyledi. Patronu 5 mağazasından birisini Mustafa Aksoy'a tahsis etti, ona sermaye de verdi, bu sayede Mustafa Aksoy dericiliğe başladı. Aksoy, dükkan hanın içinde olduğundan Kapalıçarşı'ya gidip turistleri çevirerek onları içeri girmeye ikna etmeye çalışıyordu. İlk ihracatını 1974'te ABD'ye yaptı. Kapalıçarşı'da tesadüfen tanıştığı bir Amerikalı mağazacıya deri ceket ihraç eden Aksoy, ardından Almanya'da ihracata başladı. Bu sırada derici dükkanındaki hissesi yüzde 20'den yüzde 50'nin üstüne çıkınca ayrılıp kendi işini kurdu. 1977'de Beyazıt'ta bir mağaza açarak kumaş konfeksiyon işine girdi. Sık sık kendisinden alışveriş yapan Rahaat isimli bir Iraklı ile tanıştı. Onun ısrarıyla, 1978'de Türkiye'nin de ilk kez katıldığı Uluslararası Bağdat Fuarı'na katıldı.
"Irak'ta her ailede 5 çocuk var, o nedenle hep çocuk kıyafetleri gönderdim. Fuarda 250 bin dolarlık hayatımın ilk büyük siparişini aldım. Sevine sevine Türkiye'ye geldim. Böylece 7 yıl boyunca, buraya konfeksiyon ihraç ettim. İhracatta 5 milyon doları geçtiğim için 9 yıl boyunca İTO'dan altın madalya aldım."
Aksoy, ihracattan kazandığı parayı gayrimenkule yatırıyordu. 1988'de İstiklal Caddesi'ndeki Richmond Otel'in arsasını aldı. O zaman iş hanı yapmayı planlıyordu, turizmin t'sinden bile haberi yoktu. Tam da bu sırada turizme teşvik indirimleri başladı. Aksoy bu indirimlerden yararlanmak için binayı otele çevirdi. Hemen yanındaki binayı da katarak 1992'de Richmond İstanbul Otel'i açtı.
Ardından Pamukkale'de yarım kalmış 350 odalı bir oteli satın alıp, yanındakiyle birleştirerek 1993'de Richmond Pamukkale Thermal'i, 1995'de Richmond Efes'i, 2000'de Richmond Pamukkale Spa'yı ve Richmond Nua Wellness Center'ı açtı. Bu arada 1979'da aldığı arsalardan biri de Capitol Alışveriş Merkezi'nin arsası oldu. Galeria'dan esinlenen Aksoy 18 Eylül 1993'de Türkiye'nin ikinci alışveriş merkezini açtı.
ALBAYRAK İŞE BİR MİNİBÜSLE BAŞLADI Bugün 8 bin araçlık filosuyla 100 bin çalışana personel taşıma hizmeti veren Altur'un patronu Abdurrahim Albayrak, çocukluğundan beri çalışmış, para kazanmak için yapmadığı iş kalmamış. Kendi deyimiyle para kazanma hırsı onun geninde var.
Albayrak, 1954 yılında Rize'de doğdu. On yaşından itibaren hem okula gitti hem de Okul çıkışı ve Tatil günlerinde babasının bakkal dükkanında satış yapıp, briket atölyesinde briket kesti. Aynı zamanda simit ve kestane sattı. 1968 yılında babası Almanya'ya gidince, "bak babası Almanyaya gitti kendisi akşama kadar top oynuyor, akşama kadar kahvehanelerde oturuyor" demesinler diye daha çok çalıştı. Evlerinin önündeki dereden çakıl çıkartıp, sepetle sırtında taşıdı, bunlarla tekrar briket ve künk kesti. 15 yaşına geldiğinde kendi kamyonlarıyla Rize merkeze kum ve çakıl götürmeye başladı. Babası Almanya'dan Türkiye'ye dönünce oğlunun yaptıklarına inanamayıp hayretler içinde kalmış.
Abdurrahim Albayrak o günü şöyle anlatıyor:
"Atölyemizin bahçesinde 15 bine yakın briketin istif halinde hazır olduğunu görünce çok duygulanarak beni iki yanağımdan öptüğü anı hiç unutmayacağım. O hırs ve azimle babam atölyeyi çok iyi paraya satıp, beni Almanya'ya işçi olarak götürebilmek için mahkeme kararıyla yaşımı büyüttü."
Babasıyla Almanya'nın Frankfurt şehrine giden Albayrak, şehre varınca yaşadığı şaşkınlığı şöyle anlatıyor:
"Muzu tanımıyor çikolatayı bilmiyordum. Hele hele hayatımda alafranga tuvalet görmemiştim, hatta defalarca babama tuvaleti sormama rağmen içeri gidip tuvalet göremediğimde sıkıla sıkıla babama tekrar sordum; o ilk gün çok zor anlar yaşamıştım."
Abdurrahim Albayrak, Almanya'da inşaatlarda demir işçisi olarak çalışmaya başlamış, paydostan sonra her akşam 2 saat mesai yapıp inşaatın el arabası, kürek vb. aletlerinin temizliğini yapıyor, daha sonra barakaya giderek babasına taze fasulye, kuru fasulye, pilav gibi yemekler hazırlıyor, babasıyla kendinin çamaşırlarını yıkayıp kurutuyordu. Cumartesi pazar günleri ise evlere gidip bahçe düzenlemesi, badana gibi işler yapıyor ve bunun karşılığında peşin para alıyordu. Ay sonunda babasından çok para kazanıp parasını bankaya yatırıyordu.
Uzun zaman sonra Türkiye'ye dönmek isteyince babası karşı çıkmış, ama o ısrarla Türkiye'de de bu şekilde çalışarak çok para kazanacağını söyleyerek Türkiye'nin yolunu tutmuş. Dönünce Almanya'da biriktirdiği parasıyla İstanbul Habibler'de bir arsa satın almış. Vatani görevini tamamlamak için askere giden Albayrak, askerde de boş durmamış. Askerlerin ayakkabılarını boyayıp para kazanmış.
Askerden sonra, baba ocağına dönüp bir minibüs satın alan Albayrak, taşı toprağı altın diyerek İstanbul'un yolunu tutmuş. Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Habibler, Kayabaşı ve Şamlar hattında çalışmaya başlamış. Sabah 6'da kalkıp gece 12'ye kadar çalışıp bin lira kazanmadan yatmamayı kendine şart koymuş. Bu parayı ertesi gün bankaya yatırıyor ve 30 günde 30 bin lira biriktiriyormuş. 13 ay sonra babası Almanya'dan izne gelip de banka cüzdanını görünce şaşkınlığını gizleyememiş ve ertesi gün borçsuz bir minibüs satın almışlar. 8 ay sonra üçüncü minibüslerini satın almışlar.
Patronlar işe nasıl başladı?

31 Aralık 2009 Perşembe

Dünya basınından manşetler- 31 Aralık




--İngiliz anne en sonunda huzura kavuştu (İngiliz basını)
Kuşadası’nda 2005 yılında yaşanan bombalı saldırıda ölen İngiliz kadının annesi gazetelere verdiği röportajlarda bombacının ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasıyla en sonunda huzura kavuştuğunu söyledi.

O zaman 21 yaşında olan Helyn Bennett, Temmuz 2005’te yaşanan patlamada hayatını kaybeden beş kişiden biriydi.

Mahkemenin Salı günü bombacı Mehmet Keskin’e altı ömür boyu hapis cezası vermesinin ardından konuşan anne Sharon Holden, kararı duyduğunda gözyaşlarını tutamadığını belirtti.

“Dört buçuk yıl bekledikten sonra en sonunda adalet yerini buldu” diyen anne “Şimdi huzura kavuştuk. Umarım hapishanedeki günleri zor geçer ve ailemizin çektiği gibi bir acı çeker” dedi.

Bugüne kadar sürekli olarak “Ya salıverilirse?” sorusuyla yaşadıklarını ifade eden Holden, “Artık bittiğini biliyoruz ve rahatız. Asla dışarı çıkamayacak” dedi.

Bu yıl sonbahar aylarında aile Türk yetkililerinden gelecek 1.1 milyon sterlinlik (o günün parasıyla 2.4 milyon TL) tazminatı kabul etmişti.

Holden, İngiliz hükümetinin ülkede Temmuz’da gerçekleşen terör olayında zarar görenlere verilen tazminatın yurtdışındaki saldırılarda zarar görenleri kapsamadığını söylediğini ifade etmiş ve “Kendi hükümetimiz bize sırt çevirdi. Ancak olaydan dört yıl sonra Türk hükümeti kendi hükümetimizin yapması gerekeni yaptı,” demişti.

İngiliz anne ayrıca davanın sona ermesi beklenen Temmuz ayında Türkiye’yi ziyaret etmişti.

DIŞ BASINDA TÜRKİYE
THE ECONOMIST
--Türkiye ve generalleri: Lanetli Komplo Teorileri
Türkiye’nin generalleri için 2009 zor bir yıl oldu. Bir Dizi sızdırılmış belge, telefon dinlemeleri ve bazen de basit kazalarla ortaya çıkan gelişmeler en güçlü laiklerin bile inancını sarstı.

VOICE OF AMERICA
--Rum Ortodoks Patrik’i ile hükümet arasında gerginlik artıyor
Fener Rum Patrik’i Bartolomeos, ABD kanalında yayınlanan 60 Minutes programında Türk yetkililerin ülkedeki Hıristiyanlara kötü muamelesinden şikayet etmişti.

XINHUA
--Türkiye Iraklı yaralılara tedavi olanağı sundu
Türkiye Çarşamba günü yaptığı açıklamada 15 Iraklı yaralının tedavi için Türkiye’ye getirileceğini duyurdu. Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Pazar günkü bombalamada yaralanan Iraklıların, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir ambulans uçağıyla Türkiye’ye getirileceği belirtildi.

DAILY MAIL
--İngiliz kadının annesi teröriste verilen cezayla huzura kavuştu
Kuşadası’nda yaşanan bombalı saldırıda ölen İngiliz kadının annesi teröriste hapis cezası verilmesiyle en sonunda huzura kavuşabildiğini söyledi.

BBC
--Türkiye’deki bomba kurbanı için sonunda adalet geldi
Türkiye’deki bombalı saldırıda ölen İngiliz kadının ailesi bombacının ölüm cezasına çarptırılmasıyla en sonunda adalete kavuştuklarını belirtti.

VOICE OF GREECE
--Eski bir Türk üst düzey yetkiliden itiraf: Heybeliada okulu konusunda çözüme ulaştık
O dönemde Patrik Bartolomeos’la görüşen Kemal Gürüz’ün yaptığı açıklamaya göre Patrikhane ve Ankara arasında Heybeliada Ruhban Okulu üzerinde 2000 yılında anlaşmaya varılmıştı.

THE ASSOCIATED PRESS
--Jim Walter Resources, Erdemir’e borç davası açıyor
Hammadde satan Jim Walter Resources, Türkiye’nin çelik üreticisi Erdemir’in 89 milyon dolardan fazla borcunu ödemediği için dava açtığını duyurdu.

DAILY TIMES
--Cumhurbaşkanı Gül, Zerdari’ye telefon etti
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari’ye telefon ederek Aşure gününde Karaçi’de hayatını kaybedenler için başsağlığı diledi. Gül, Türkiye’nin Pakistan’daki demokrasi savaşına ve terörle mücadelesine destek verdiğini belirtti.

FINANCIAL TIMES
--Türk medya devi ayrılıyor
Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan Holding’in sahibi Aydın Doğan Cuma gününden itibaren başkanlıktan ayrılacağını ve yerine kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın geçeceğini duyurdu.

Dünya Basını


THE NEW YORK TIMES

--Casusluk kurumları terör üzerindeki ipuçlarını bir araya getirmeyi başaramadı
Ulusal Güvenlik Teşkilatı Yemen’deki El Kaide liderlerine ait bir plana yönelik değerlendirmeleri tespit ederken, casusluk kurumları değerlendirmeleri diğer bilgiler ile bir araya getirmedi.

--Havayolu şirketleri müşteri tepkisi ile karşı karşıya
ABD'deli havayolu şirketlerinin yöneticileri Detroit'e giden ABD uçağındaki bombalama girişiminin yolcuların gezi planları üzerindeki etkisini minimuma indirmeye çalışıyor.


--New York ilk bütçe açığını verdi
Aylarca düşen gelir ve bütçe savaşlarının ardından, Çarşamba günü itibari ile New York yaklaşık 1 milyar dolar borçlu durumda.

THE WASHINGTON POST
--İntihar bombacısı Afganistan’daki CIA üssüne saldırdı
Yetkililer Afganistan-Pakistan sınırında gerçekleşen bombalamanın, savaş süresince ABD istihbarat ajanlarına düzenlenen en ölümcül saldırı olduğunu belirtti.

--Obama uçaktaki terör saldırısı hatalarını gözden geçirecek
Bu araştrıma kapsamında CIA, Ulusal güvenlik Teşkilatı ve İçişleri Bakanlığı da bulunuyor.

--ABD GMAC’ı tekrar kurtardı
ABD Hazinesi General Motors'un kredi sağlayan birimi olan GMAC'e, verdiği 3.8 milyar dolarlık yeni destek ile yönetimin, şirkette ana mal sahibi konumuna gelmesini sağladı.

THE WALL STREET JOURNAL
--ABD, saldırı girişimi araştırmalarına devam ediyor
ABD’li güvenlik güçlerinin yaptıkları araştırmalar sonucunda, daha önce de pek çok terör eyleminde yer alan ABD doğumlu Yemenli Din adamı Enver el-Evlaki’nin Noel gününde Detroit’e giden uçağa yapılan saldırı girişimiyle bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

--İran, başarılı öğrencilere savaş açıyor
İran sokaklarında yaşanan dramının ardından, ülkedeki yetkililerin en iyi öğrencilerine göz açtırmadığı ve öğrencilerin kariyerlerine büyük bir Darbe indirdikleri ortaya çıktı.

--Rusya, yılı düşük enflasyonla kapatıyor
Federal İstatistik Hizmetler Merkezi’nden gelen son veriler, Rusya’da tüketici fiyatlarının 28 Aralık’ta sona eren haftada da sabit kaldığını gösterdi. Bu şekilde Rusya, bu onyılda gördüğü en düşük yıllık enflasyon rakamlarından birine yaklaşmış oldu.

FINANCIAL TIMES
--Bankacılık sektörü liderleri ikramiyelerden alınan vergilere kızgın
İngiltere’nin bankacılık sektöründen isimler, hükümetin bankalar, çalışanlar ve bankacıların aldıkları ikramiyeler konusunda duygusal hareket ettiğini ve oldukça sorumsuz kararlar aldığını dile getiriyor.

--Sarkozy, karbon vergilerinde en iyisini yapmaya çalışıyor
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Anayasa mahkemesinin karbon vergilerinin yürürlüğe girmesinden iki gün önce kararı geçersiz kılmasının ardından, hükümetiyle birlikte vergiler konusunda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor.

--Rus devi Rusal’dan 2.6 milyar dolarlık halka arz
Rus milyarder Oleg Deripaska’nın kontrolündeki alüminyum şirketi UC Rusal, Hong Kong’da gelecek ay gerçekleştireceği halka arz ile 2.6 milyar dolar elde etmeyi planlıyor.

THE GUARDIAN
--Bağdat’ta yaşanan kaçırılma olayında İran parmağı
The Guardian gazetesinin yaptığı araştırmalar Irak’ta kaçırılanların hemen ertesi gün İran’a götürüldüğünü ortaya çıkardı.

--Afganistan’daki patlamada CIA ajanları öldürüldü
Afganistan'daki Askeri üste yaşanan intihar saldırısında ölen sekiz sivilin CIA ajanları olduğu doğrulandı.

--ABD’nin, El Kaide’ye karşı planları başarılı oldu
Başarısız olan uçak bombacısını kimlerin idare ettiği araştırmaları sürerken Yemen’deki terörist üslerine karşı misilleme saldırıları ihtimali sürüyor.

HAARETZ


-- Hamas: İsrail’in Gilad Şalit’i yerini tespit etme çabalarını engelledik
Hamas, İsrail’in Gazze’deki El Fetih örgütü arayıcılığıyla esir asker hakkında bilgi toplamaya çalıştığını dile getirdi.

-- İsrail, Gazze sınırındaki köylere maddi yardım sağlayacak
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Maliye Bakanı Yuval Steinitz, Pazar günü hükümete Gazze sınırındaki bazı yerleşimlere 190 milyon şekel değerinde maddi yardım vermeyi ön gören bir plan sunacak.

--Polis, Yahudi teröristten 10 yıl önce şüphe etmişti
Batı Şeria’daki yerleşimlerin durdurulması kararından sonra aşırı protesto gösterilerinde bulunan Jack Teitel’in birçok cinayet vakasında şüpheli olarak gözaltına alındığı ve birçok cinayet girişiminde bulunduğu ortaya çıktı.

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG
--ABD El Kaide'ye saldırmaya hazırlanıyor
El Kaide'nin, Amsterdam-Detroit uçağını havaya uçurma girişimi ABD'yi harekete geçirdi. ABD El Kaide'nin Yemen'deki üslerini vurmak için hazırlıklara başladı. Başkan Barack Obama ise istihbarat birimi yetkililerini görevlerini yapmamakla suçladı.

DIE WELT
--Merkel: 2010 zor bir yıl olacak
Almanya Başbakanı Angela Merkel yılın son gününde Alman halkına seslendi. Merkel 2010 yılının ekonomik açıdan zor bir yıl olacağı uyarısı yaptı. Ekonomik durgunluktan çıkmak için 2010 yılının belirleyici bir yıl olacağını ifade eden Merkel, Almanya'nın Afganistan misyonunu da savundu.

EKONOMİ BASINI

BLOOMBERG
--Asya borsaları 2003'ten beri en büyük yıllık kazanca hazırlanıyor
Asya borsaları, Çin'in önümüzdeki dönemde de küresel ekonominin resesyondan çıkmasına yardım eden politikalarını devam ettireceği taahhüdünde bulunmasıyla bu yılsonunda 2003 yılından beri en yüksek yıllık kazancını sağlayabilir. Aynı Politika, Petrol ve bakırın fiyatında da son onyıldaki en sert rallisini yaşamasına neden oldu.

--Fed’in alımları durdurmasıyla mortgage tahvillerindeki ralli sona erebilir
ABD Merkez Bankası'nın (Fed) Mart ayı itibariyle 1.25 trilyon dolar değerindeki mortgage destekli tahvilleri almaya son verecek olması, bu yatırım aracında yaşanana rallinin sona ermesine neden olabilir. Gelişme yeni konut fiyatları faizlerini de artırma potansiyeli taşıyor.

--Çin: Krizi 'defetmek' için 2010 kritik
Çin Merkez Bankası Başkanı Zhou Xiaochuan, 2010'un Dünyanın üçüncü büyük ülkesinin ekonomisini güçlendirme ve küresel finansal krizini etkilerini 'def etmek' için kritik bir yıl olacağını söyledi.

CNBC
--Hazine bonolarının açık artırmaları 2010’da azalabilir
ABD’de hazine tahvil piyasasında bu hafta 118 milyar dolar değerinde alım gerçekleştirdi ancak gelecek yıl bu kadar yüksek seviyede olmayabilir. Çünkü yatırımcılar enflasyon korkusuyla piyasadan çıkabilir.

-- Çin yuan konusunda kendi bildiğini yapmaya kararlı
Çin Merkez Bankası’ndan yetkili bir birim, Çarşamba günü Çin’in yuanın değerlendirilmesi konusunda, ekonomik büyüme ve istihdam piyasasını dikkate alarak büyük değişikliklere gitmeyeceğini açıkladı.

-- Küresel alüminyum piyasasında Rus etkisi
Rus alüminyum şirketi UC RUSAL, Salı günü şirketin Hong Kong’da 2.6 milyar dolarlık bir halka arz gerçekleştirmeyi planladığını açıkladı.


CNNMONEY
--Fox, Time Warner ile yaşanan sorunda pes etmiyor
ABD'li Televizyon yayıncısı Fox Network, Çarşamba günü Time Warner Cable şirketinin yaşanan bir ödeme sorunu nedeniyle Federal İletişim Komisyonu'yla tahkime gitme teklifini reddetti.

--Dow Jones ve Nasdaq 2009'un zirvesinde
ABD borsaları Dow Jones Sanayi Endeksi ve Nasdaq, Çarşamba günü dalgalı seyreden seansın sonrasında, yatırımcıların güçlü dolar beklentisi ve yılsonundaki temkinli hareketleriyle hafif yükseldi ve yılın yeni zirve seviyelerini gördü.

--Amazon.com Tatil sezonunun en mutlu eden şirketi oldu
ABD’de pazar araştırmaları yapan ForeSee Results şirketi tarafından yayımlanan veriler, Amazon.com'dan Alışveriş yapanların bu yılki tatil sezonundan en tatmin olmuş müşteriler olduğunu gösterdi.

FORBES
--Kuzey Kore yabancı para birimlerinin kullanılmasını yasakladı
Kuzey Kore’nin yabancı para birimlerinin kullanılmasını yasaklaması, aşırı tutucu hükümetin yeni gelişmekte olan piyasa ekonomisi üzerinde kontrolü ele geçirmeye yönelik niyetini gösterdi.

--Çin’in gelecek yılı
Çin'de önümzdeki sene büyümenin güçlü şekilde devam edecek olmasına rağmen, dış Ticaret ve iç politikadaki baskılar 2010'un ülke için bir test dönemi olacağını gösteriyor.

--Kriz bazı hükümetleri güçlendirdi
Latin Amerikalı liderler, küresel finansal krize gösterdikleri yönetimle popülaritelerini arttırdılar.

MARKETWATCH
-- Hazine'den GMAC’e ek 3.8 milyar dolarlık yardım
General Motors'un kredi sağlayan birimi olarak faaliyet gösteren GMAC, ABD Hazinesi'nden 3.79 milyar dolar daha kaynak aldığını açıkladı. Yapılan bu son yardımla, Hazine'nin şirket sahipliğindeki payı yüzde 56'nın üzerine çıkmış oldu.

--Gelişmekte olan ülkeler 2010'da yükselmeye devam edecek mi?
Gelişmekte olan ülkelere odaklanan uluslararası menkul kıymet yatırım fonları bu yılın en çok kazandıran enstrümanları olurken, aynı başarının 2010’da da devam edip etmeyeceği sorgulanıyor.

--ITC çelik boru dampinginde Çin karşıtı karar aldı
Uluslararası Ticaret Komisyonu (ITC), Çarşamba günü ABD'li çelik üreticilerini lehine karar vererek, Çin'in bu ülkede sattığı çelik boru ürünlerinin fiyatının adil olmadığını söyledi.







Dünya basınından manşetler- 31 Aralık

CNNMoney - 31 Aralık


--Fox, Time Warner ile yaşanan sorunda pes etmiyor
ABD'li Televizyon yayıncısı Fox Network, Çarşamba günü Time Warner Cable şirketinin yaşanan bir ödeme sorunu nedeniyle Federal İletişim Komisyonu'yla tahkime gitme teklifini reddetti.

--Dow Jones ve Nasdaq 2009'un zirvesinde
ABD borsaları Dow Jones Sanayi Endeksi ve Nasdaq, Çarşamba günü dalgalı seyreden seansın sonrasında, yatırımcıların güçlü dolar beklentisi ve yılsonundaki temkinli hareketleriyle hafif yükseldi ve yılın yeni zirve seviyelerini gördü.

--Amazon.com Tatil sezonunun en mutlu eden şirketi oldu
ABD’de pazar araştırmaları yapan ForeSee Results şirketi tarafından yayımlanan veriler, Amazon.com'dan Alışveriş yapanların bu yılki tatil sezonundan en tatmin olmuş müşteriler olduğunu gösterdi.
CNNMoney - 31 Aralık

29 Aralık 2009 Salı

Köpekbalığı avcılarının okyanus esintili kasabası

Sahile çekilmiş birkaç balıkçı kayığının manzarası nostaljik... Denizden esen serin rüzgâr, masmavi gökyüzü ve yakan güneşiyle tipik bir yaz günü... Kumsal yürüyüş yapanlar ve güneşlenenlerle dolu. Kimileri kayalıkların üzerinden balık tutmayı deniyor. Uruguay’ın bu okyanus beldesinde binlerce yıldan beri doğanın hükmü geçiyor. Rüzgâr durmaksızın eserek granit kayaların altın kumlara gömülmesine yol açıyor, ardından iç kesimlere doğru yolculuğuna devam ediyor. Sahili boydan boya kat ederek okyanustan Laguna Negra’ya (Siyah Lagün) kadar yayılan altın kumsallar, tamamen bu rüzgârların ürünü... Yağmurla oluşan erozyon kumulların şeklini bir anda değiştiriveriyor. Sahildeki devasa granit kayalıklar arasından yolunu bulan kumlar tuhaf biçimli tümseklere dönüşüyor, üzerini bitkiler kaplıyor.Yükseklerden gelen dereler ve yağmur, bu kumulların arasında minik göletler oluşturuyor. Bu da yörenin envai türde bitkilerine Yaşam ortamı sunuyor.KURULUŞ VESİLESİ ASTIMLI BİR ÇOCUKPunta del Diablo, ülkenin doğusundaki Rocha Bölgesi’nde. Başkent Montevideo’nun 300 kilometre kuzey- doğusunda. Vaktiyle küçük bir balıkçı köyüymüş, bugün popüler bir sahil beldesi. Arjantinli, Brezilyalı ve Avrupalıların gözdesi. Kumsalları, “trident” olarak adlandırılan üç kayalık dağla adeta damgalanıyor. Bu bölge aynı zamanda Santa Teresa ve San Miguel ulusal parklarının da yakınında. Punta del Diablo’nun daimi nüfusu yalnızca 650 kişi. Çoğunu balıkçılar, zanaatkârlar oluşturuyor.Kasabanın kuruluşu 70 yıl öncesine uzanıyor. Vuelta del Palmar’da küçük bir arazi sahibi olan Rocha Ailesi, çocukları astım hastalığına yakalanınca, doktorların önerisiyle bu bölgeye geldi. Martinez Ailesi’ne ait dağlık arazide bir çiftlik kurdu. Yazları sahile indi. Küçük çocuğun bedeni okyanus havasıyla güçlendi. Bay Rocha, kışın balık sezonunda da sahildeki evine geliyordu. Ardından 1942’de, köpekbalığı avlayıp ciğerini Asya ülkelerine satan balıkçılar kulübeler kurdu. Onları, ülkenin iç bölgelerinde yaşayıp hayatlarını değiştirmek isteyen köylüler izledi. Böylece bir balıkçı kasabası oluştu. Pamuktan “tasajo” dedikleri ağlar örüp, yıllarca umutlu denize açıldılar, hayatlarını böyle kazandılar. 1990’larda bölgeye sürekli gelen, yerleşmeye karar veren turistler ilk tesisleri kurdu. Kasabanın tanıtımına girişti. Bugün, yerli halkın kısaca “Punta” olarak adlandırdığı Punta del Diablo, gelişmiş altyapısı, birinci sınıf restoranları, şirin butikleriyle cıvıl cıvıl bir Tatil belde. 40 DOLARA EV KİRALAYINSanatçı ve zanaatkârlar her daim işbaşında. Tatilciler gündüz plaja, gece ise pub, Restoran ve barlara akıyor. Restoranların özellikle kızarmış kalamarları çok lezzetli. Marmelatlı pastalar ve “dulce de leche” isimli sütlü tatlılar tatmaya değer. Kasaba oldukça ucuz. Birkaç kişinin kalabileceği bir evin gecelik ücreti 40 dolar. Bu nedenle özellikle aileler, öğrenciler ve huzur arayanlar için ideal.ÇEVREDE GÖRÜLECEK YERLER· Aguas Dulces: Göz alabildiğine uzanan kumsala küçük çiftlikler, kulübeler kurulmuş. Kumsalda yürüyüşe çıktığınızda karaya oturmuş çok sayıda geminin enkazıyla karşılaşacaksınız. · Bosque de Ombues Monte Grande: Valizas İskelesi’nden günübirlik tekne turlarıyla gidebilirsiniz. · Cabo Polonio: Kayalık alan doğal bir fok yuvası. Çığlıkları uzaklardan bile duyuluyor. Fokları güneşlenirken, dalgalarla oynarken seyredebilirsiniz. · Centro de Tortugas Marinas del Uruguay: Denizkaplumbağası cenneti. · Chuy: Rocha Bölgesi ile Brezilya’nın Rio Grande do Sul eyaletleri arasında tam bir Alışveriş cenneti. Uruguay-Brezilya Bulvarı’nın Uruguay tarafı vergisiz mağazalarla, Brezilya tarafı rengârenk dükkânlarla dolu. · Fortaleza de Santa Teresa: Uruguay’ın en görkemli tarihi miraslarından biri. Kaleyi 1762’de Portekizliler inşa etmeye başlamış, İspanyollar tamamlamış. Bağımsızlık savaşlarından sonra toprağa gömülen yapıyı 1928’de arkeolog Horacio Arredondo yeniden gün ışığına çıkarmış. İçinde silahhane, şapel, Müze, orijinal mönüleriyle asker mutfağı replikası bulunuyor. · La Bara Grande Bosque de Ombues: Rehber eşliğinde Ombu ormanında çıkacağınız turda bölgenin hayvan ve bitki türlerini gözlemleyebilirsiniz. · La Paloma: Atlantik Okyanusu’nda Santa Maria Burnu üzerinde 20 kilometrelik muhteşem bir kumsal, turist cenneti. Fenerin tepesinden bakıldığında iki körfez güvercini andırıyor. · Laguna Negra: “Ölüm Lagünü”ne geçmişte yerliler cenazelerini getirirmiş. Doğal ormanlar, palmiyelikler ve bataklıklala çevrili bir doğa cenneti. · Parque Santa Teresa: Üç bin hektarlık alanı kaplayan ulusal park 2 milyon ağaca ev sahipliği yapıyor. Egzotik bitkileri, 330 türün yetiştiği gül bahçesiyle ünlü. Temiz, bakımlı bir park.
Köpekbalığı avcılarının okyanus esintili kasabası

23 Aralık 2009 Çarşamba

Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri


İRLANDA
Dublin’in kapıları isyanın rengi barları edebiyatçıların ilham perisi
Dublin’i hayal edebilmeniz için Heinrich Böll’ün, “İrlanda Güncesi” adlı kitabında onun kentle karşılaşmasını okumanız lazım:“Sabah güneşi beyaz badanalı evleri ağır ağır pusun içinden çekip aldı, bir deniz feneri gemiye karşı kırmızı-beyaz parladı, gemi ağır ağır soluyarak Dun Laoghaure Limanı’na girdi. Martılar gemiyi selamladılar. Dublin’in kurşuni silueti bir görünüp bir kayboldu. Kiliseler, anıtlar, doklar, bir gazometre, birkaç bacadan titrek bayraklar gibi yükselen duman...” Eğer Dublin’i James Joyce’a soracak olursanız alacağınız yanıt canınızı sıkabilir. Çünkü yazarın ünlü eseri “Dublinliler”deki kahramanı Chandler hikayede, sokakların donuk zarafetsizliğinden yakınıp durur. Başarıya ulaşmak için bu kenti terk etmek gerektiğini söyler.Aslında İrlanda dilindeki adı Dubh Linn (Kara Havuz) veya Baile Atha Cliath (Çitli Irmak Geçidindeki Kurt) olan Dublin öne sürüldüğü gibi can sıkıcı değildir. Bu mevsimde günlerin rengi hep gri olsa da size çok şeyler sunar. Kafanıza birçok sorunun üşüşmesine neden olur. Örneğin, “Neden bütün ünlü yazın adamları Dublin’den çıkmış” sorusunun yanıtını aramaya kalkarsanız kenti yakından tanırsınız. O zaman Dublin’in ne Heinrich Böll’ün ne de James Joyce’un Dublin’ine benzediğini görürsünüz. Çünkü, Wicklow Dağları’ndan kopup gelen ve kenti ikiye bölüp denize ulaşan Liffey Irmağı’nın kıyısındaki can sıkıcı kara badanalı evler yerlerini rengarenk, sevimli binalara terk etmiştir artık. Geniş caddelerin iki yanına büyük mağazalar, Alışveriş merkezleri sıralanmıştır. Duvarlar rengarenk reklam afişleriyle süslenmiştir.İNGİLİZLERE İNAT KAPILAR RENGARENKAra sokakları gezerken dikkatinizi evlerin kapıları çekecektir. Çoğu kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, maviye boyanmıştır. Bunun nedenini bilenler şöyle anlatır: Kraliçe Viktorya 1902 yılında ölünce, üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun merkezi Londra’dan, Dünyanın dört bir yanına Haber salınıp, yas nedeniyle bütün evlerin kapılarının siyaha boyanması istenir. Bu emre bir tek “yaramaz çocuk” İrlanda karşı çıkar. “Biz İngiltere’nin kraliçesi için yas tutmayız” diyerek inadına tüm kapıları rengarenk boyarlar...Dublin’de bir de barların (pub) çokluğuna şaşırırsınız. Neredeyse her köşe başında bir Bar vardır. Bir zamanlar kentteki binaların üçte birinin bar olduğunu öne sürenler bile bulunur. Dublinliler içki içmeyi çok sever. Günün erken saatlerinden başlayıp, gecenin geç saatlerine kadar barlar dolup taşar. Bu yüzden de sabahları ayılmakta epey zorluk çekerler. Böll, Dublinlilerin bu özelliğini şöyle anlatır: “Sabahın erken saatlerinde kime sorarsam sorayım, ne sorarsam sorayım, tek hecelik bir yanıt alıyordum: Sorry... Sabahları saat yediyle on arasının, İrlandalıların tek hecelik konuşmaları yeğledikleri saatler olduğunu bilmiyordum...”Gerçek Dublinlileri tanımak istiyorsanız, Temple ve Merrion Row sokaklarındaki barlarda zaman geçirmeniz gerekir. Gündüzleri St. Stephen’s Green parkında dolaşmanızı öneririm. Kestane ağaçlarının altında dinlendikten sonra, Liffey Nehri’ne doğru uzanan Grafton Caddesi’ne gidip, şık mağazaların vitrinlerini seyrederek, Trinity Kolej’e doğru yürüyebilirsiniz. Bu yürüyüş sırasında bir kez daha kafanıza aynı sorunun takılacağından emin olabilirsiniz: Dünyanın en ünlü yazın adamları neden Dublin’den çıkmıştır?Çağdaş edebiyatın en önemli yazarı James Joyce, düz yazı ve Şiir ustası Oscar Wilde, tüm yaşamını edebiyata ve şiire adayan Yeats, Drakula’yı yaratan Bram Stoker, Şair, yazar, besteci ve kahraman Thomas Moore, Godot’nun yaratıcısı Samuel Becket, isyankar yazar Brendan Behan, Nobelli aforizma ustası Bernard Shaw, tüm dünyayı Güliver’in peşine takan Jonathan Swift, kitapları Türkiye’de de kapış kapış satılan Maeve Binchy ve Glenn Meade... SORU YAĞMURUNA HAZIR OLUNEğer edebiyata meraklıysanız, kenti gezerken kendi kendinizi soru yağmuruna tutacağınızdan emin olabilirsiniz: Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarı James Joyce, romanlarını yazarken sizin duyduğunuz çan seslerini duymuş muydu acaba? Çünkü bu kilise, tam 300 yıldan beri çanlarını çalıp duruyordu. Güzel söz avcısı Oscar Wilde, Dublin Üniversitesi’ne sizin girdiğiniz kapıdan mı giriyordu?.. İrlanda’nın kaderini değiştirebilecek bir ulusal birlik yaratabilmek için kendini edebiyata ve tiyatroya adayan Yeats, Abbey Tiyatrosu’ndaki oyunu yönetmeye gelirken, köşedeki bara uğrayıp, sizin gibi simsiyah Guinness birasından yuvarlıyor muydu? Drakula ile bütün dünyanın uykusunu kaçıran Bram Stoker, Transilvanyalı vampiri Dublin Şatosu’nun karanlık koridorlarında mı kurgulamıştı? Sorunun yanıtını hiçbir yerde bulamayacaksınız. Ama yanıtı ararken kenti sokak sokak gezip, çok seveceksiniz. Yeni yıla Dublin barlarından birinde girmek, yaşamınızda unutulmaz anılar bırakacaktır. Denemek istemez misiniz?
İTALYA
Roma’nın sürpizleri hiç bitmez
Goethe Usta, “İtalya Seyahati” adlı eserinin birinci cildinin son sayfalarına doğru şunları yazmış: “Vaktim zevk almadan ziyade, tetkik ve çalışmayla geçiyor. Roma başlı başına bir alem; insanın burada kendini bulabilmesi için bile seneler lazım.. Burayı hemen görüp gidebilen seyyahlar ne kadar mesutlar...”Goethe çok haklı. Sadece Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını günlerce izlemek gerekir. Veya Michelangelo’nun, tam dört yıl boyunca, derme-çatma iskelelerin üstünde, iki büklüm çalışarak yaptığı tavan fresklerinden, evrenin yaradılışını seyretmeye saatler ayırmak gerekir. Ama kimde bu kadar çok boş zaman var ki! Roma’da mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri de ünlü Kolosyum. Flavius Hanedanı’nın yaptırdığı, 50 bin kişilik bu dev yapıyı görünce hayranlığınızı gizleyemeyeceksiniz... İmparator Titus’un düzenlediği açılış törenleri tam 100 gün sürmüş. Bu muhteşem yapıyı gezerken, aslanlar tarafından parçalanan kölelerin kan kokusunu duyar gibi olacaksınız.BİÇİMSİZ ESERDaha sonra, İspanyol Merdivenleri’ne gitmenizi öneririm... Bu mevsimde basamaklarda oturan pek bulunmaz ama, yaz aylarında dünyanın en güzel kızlarının veya yakışıklı erkeklerinin bu basamaklarda sere serpe güneşlendiklerini hayal edebilirsiniz. Oradan yürüyerek, Venezia Meydanı’na gidin. İtalya’nın ilk kralı Vittorio Emanul II’ye adanan, olağanüstü boyutlardaki anıtı görmeniz gerekir. Roma halkı, çok çirkin bulup yıkılmasını istediği bu anıta, “Düğün Pastası”, “Daktilo” gibi ilginç adlar takmıştır. Burada fazla oyalanmadan, dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla yürüyerek Trevi Çeşmesi’ne ulaşın. Tam 30 yılda tamamlanan bu çeşmenin önündeki havuza, sol omzunuzun üstünden para atarsanız dileklerinizin gerçekleşeceğini aklınızın bir köşesine yazın. Biraz soluklanınca Corso Caddesi’nde yürüyün. Bu caddedeki bir birinden şık mağazaları, mağazaların vitrinlerindeki şık giysileri, bunları satmaya çalışan Manken gibi tezgahtarlar görülmeye değer. Ama burada fiyatların biraz abartıldığını unutmayın.BİTTER CAMPARİCorso Caddesi’yle kesişen ara sokaklardan birine sapıp, ünlü Pantheon Tapınağı’nın içindeki ışık oyunlarını gördükten sonra, kendinizi Campo dei Fiori meydanındaki bir kahveye atın. Tabanlarınızın sızısını dindirmeniz için biraz molaya ihtiyacınız olacak. Meydanın ortasındaki kel kafalı adam heykeli, engizisyonun yaktığı son bilgin Giordano Bruno’ya aittir. Bir kadeh bol buzlu “Bitter Campari”yi onun şerefine kaldırın. Dinlendikten sonra, Tiber Nehri’ne doğru yürüyüp, Roma’nın en güzel köprüsü Sant’Angelo’nun üstünde durup, nehrin akışını seyredin. Sırada Vatikan var. Papa’nın yönetimindeki bu küçük ülkede görecek çok şey olduğunu söylemeliyim. Binlerce turistin arasına karışıp, kafanıza üşüşen soruların yanıtlarını arayın.Akşam güneş batmaya yakın Navona Meydanı’na varmanız gerekiyor. Tam ortada, Bernini’nin yaptırıdığı “Dört Irmak Çeşmesi”nin ilk bakışta sizi büyüleyeceğinden emin olabilirsiniz. Tuna, Nil, Ganj ve Rio de la Plata ırmaklarının sularının aktığını simgeleyen dört şaheserin önünde fotoğraf çektirmeyi unutmayın sakın. Daha sonra bir kahveye oturup, meydandaki şenliği izlemeye koyulun: Şarkı söyleyenler, resim yapanlar, poz verenler, seyyar satıcılar, aşıklar, Aşk arayanlar...Johann Wolfgang von Goethe, kitabının bir yerinde şöyle yazar: “Akşam olunca, bakmaktan ve gördüklerine hayret etmekten insan kendini tükenmiş hissediyor...” İşte siz de kendimizi yatağa attığınızda aynı tükenmişliği hissedeceksiniz.Ertesi gün serbestsiniz. Canınız nereye istiyorsa oraya gidip Roma’nın keyfini çıkartın.Yeni yıla Roma’nın ünlü meydanlarından birinde girmenin tadını, uzun yıllar unutamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Hele yanınızda sevdiğiniz birisi varsa!
BREZİLYA
Günahkâr kent Rio
Eğer yeni yılı bahane edip, kış ortasında yazın tadını çıkarmak isterseniz, size Rio’yu öneririm. Türklerden vize istemeyen bu ülkeye uçmak biraz uzun ama, görecekleriniz ve yaşayacaklarınız bu zahmete değer.Havaalanından bindiğiniz taksinin radyosunda mutlaka samba çalıyor olacaktır. Daha sonraki günlerde, saat kaç olursa olsun her yerde bu kıvrak müziği dinleyeceksiniz. Jamaika’da reggae müziği ne kadar kutsalsa, burada da samba o kadar kutsaldır. Güneşten, sudan, havadaki oksijenden bile daha önemlidir. Yazarın dediği gibi, “Samba, Brezilya halkının kanında dolaşan, sevda ateşini tutuşturan bir ezgi değildir yalnızca. Yaşamın ta kendisidir. Buralılar için sambasız bir Yaşam asla düşünülemez.”Rio’daki ilk gününüze, ünlü Copacabana Plajı’dan başlamanızı öneririm. Bu plaj sabahın erken saatinden itibaren dolmaya başlar. Ve birden, fotoğraflarda gördüğünüz kadınlar karşınıza çıkar. Baktıkça iç geçirten, minicik mayolarıyla kumsalda güneşlenen kadınlar!DİŞ İPİ MAYOLAROnların giydikleri avuç içi kadar küçük, ip kadar ince mayolara, “filo dental-diş ipi” adını takmışlardır. Neyi ne kadar örttüğü belli olmayan bu mayolar, Rio plajlarının vazgeçilmez aksesuarlarıdır. Sere serpe güneşlenen bu birbirinden güzel kadınların arasında, esmer tenli, sırım gibi, vücudunda bir gram bile yağ olmayan yağız delikanlılar, kadınlara aldırmadan Futbol oynar. Kaldırımın üstüne sıralanmış büfeler, sıcaktan bunalanların sığınağı haline gelmiştir. Buz kovasından çıkartılıp, baş kısmı bir pala darbesi ile uçurulan hindistancevizinin içinden çıkan tatlı suyun tadına bakmanızı öneririm. Bu büfelerde her türlü tropikal meyveyi bulmak mümkündür: Goyaba, Manga, kaju ve diğerleri. Karnı acıkanlar için de seyyar satıcılar ellerindeki tepside, şişe dizilmiş jumbo karidesleri dolaştırır. İlerleyen zamanla birlikte kalabalık da artar. Beş kilometrelik kumsalda, çıplak gövdelerden oluşan dalgalar, bir o yana bir bu yana salınıp durur.YOKSULLARIN SIĞINAĞIYemyeşil dağların içine doğru uzanan mahallelerdeki evler, ikinci katlarına kadar demir parmaklıklarla kaplıdır. Müstakil evlerin etrafını çevreleyen yüksek duvarların üstüne, cam kırıkları döşenmiştir. Bunlar soygunculara karşı alınmış önlemlerdir. Her mahallenin özel bir koruma teşkilatı vardır. Yoksul halk ise tepelerdeki gecekondularından kenti kuşbakışı seyreder. Bu mahallelere “Favela” denir. Bu kelime Brezilya’da yoksullukla eşanlamlıdır. Bir kitapta favelalarla ilgili şunlar yazar: “Nüfusun dörtte biri, toplumsal kumaşın kontrolsüzce yırtılıp, parça parça olduğu, hırsızlığın olağan bir hal aldığı ve etrafı haraca kesen kokain tacirlerinin kahraman addedildiği bu kenar mahallelerde yaşıyor..”Favelalar karnaval zamanı canlanır. Bir yıl çalışıp, dişlerinden, tırnaklarından artırdıklarını karnaval giysilerine harcarlar. Karnaval günü gelip çattığında, Müzik aletlerini yüklenen sırım gibi gençler, birbirinden şuh Kızlar, kadın iç çamaşırlarını ve file çoraplarını giymiş travestiler yoksul favelayı terk edip, geçit törenlerinin yapılacağı Apoteose’de soluğu alır. Artık dört gün boyunca Rio onların olur. Rio’da plajdan bol başka bir şey yoktur: İpenama, Flamingo, Botafogo, Leblon ve Barra plajlarında da aynı tahrik edici görüntüler vardır. Plaj gezisinden sonra küçük bir trenle, Corcovado Dağı zirvesine çıkıp, 38 metre boyunda ve 145 ton ağırlığındaki İsa heykelinin ayaklarının dibinden Rio’yu kuşbakışı seyredebilirsiniz. Kenti simgeleyen diğer bir yükselti de Şeker Dağı’dır. Teleferikle çıkılan bu dağın tepesinden kentin uçurumlarını, dantel gibi sahillerini, plajlardaki çıplak vücutların dalgalanışını, havaalanına inip kalkan uçakları, şişik yelkenleriyle süzülüp giden tekneleri tek bir fotoğraf karesinde görebilirsiniz.Eğer yeni yıla alışılmışın dışında, yaz sıcağında girmek isterseniz Rio’dan iyisini bulamazsınız. Yeni yıl gecesi Copacabana Plajı’na gitmeyi aman unutmayın. Orada beyazlar giyinmiş binlerce kişinin, denize beyaz çelenkler bırakmasını yaşamınız boyunca unutamayacaksınız.
ARJANTİN
Buenos Aires’te tangonun kollarında
S ize yeni yıl gecesi yaz sıcağı sunacak şehirlerden biri de Buenos Aires olabilir. Aslında kentin adı bu kadar kısa değildir. Güney Amerika’ya “bir vatan” getiren İspanyol gemiciler bu kente, St. Maria del Buen Aire (Güzel Hava Azizesi Maria) adını koymuştur. Gel zaman git zaman bu uzun isim kısalıp, Buenos Aires (İyi Havalar) olmuştur. Sanıyorum buradaki “güzel”den, fırtınasız, dingin bir hava kastedilmektedir. Çünkü kent, dünyanın en geniş nehri olan Rio De La Plata’nın ağzında kurulmuştur. Aslında ilk görenler bu suyu genellikle denize benzetir. Çünkü görüntü asla bir nehir ağzını değil de, gerçek bir denizi andırır. Zaten Arjantinliler de buraya “Tatlı Deniz” adını takmışlardır. Fırtınalı okyanusu aştıktan sonra bu kıpırtısız suları gören İspanyol denizciler, buraya haklı olarak “İyi Havalar” adını uygun görmüşlerdir sanırım.Buenos Aires, Santiago, Rio veya Meksiko City gibi, Latin görüntülerle donanmış bir kent değildir. Çünkü bu kentte yaşayanlar kendilerini, Güney Amerikalı değil de Avrupalı olarak nitelendirirler. Eğer bir Buenos Airesli ile bu konuyu konuşacak olsanız, size şunları söyleyeceğinden emin olabilirsiniz: “Meksikalılar Azteklerden, Perulular İnkalardan, Arjantinliler ise gemilerle Avrupa’dan gelmiştir...” FLORİDA CADDESİ ŞENLİK YERİBuenos Aires Paris’i andırır. İleri yaşına rağmen hala “mihrabı yerinde” duran, çapkın yaşlı bir aristokrat kadın gibidir. Havaalanından kente gelirken yolun iki yanındaki teneke evleri ve yeni binaları yan yana görürsünüz. Teneke evler kentin yoksulluğunu yansıtır. Üst katlarında demir filizleriyle yarım binalar, ağaçlar arasına gerilmiş iplerde uçuşan çamaşırlar, kırık dökük otomobiller... Kentin içine girdikçe belleğimdeki görüntüler kaybolur. Dünyanın en geniş caddesi “9 Temmuz Bulvarı”nda yoksulluk yerini zenginliğe bırakır. Kenti gezmeye Florida Caddesi’nden başlayabilirsiniz. Burası trafiğe kapalıdır. Binlerce kişi, bir o yana bir bu yana gidip gelir. İki yanına mağazalar sıralanmıştır. Şenlik yeri gibidir: Arya söyleyen bir tenor, Napoliten çalan bir gitarcı, tango yapan bir çift, gözleri görmeyen, ayakları olmayan dilenciler, striptiz kulüplerine müşteri çekmeye çalışan çığırtkanlar, dolara cazip fiyat veren karaborsacılar... Kent, 47 bölgeden oluşur ama tümünü görmeye gerek yoktur. Temel karakterini yansıtan birkaç bölgeyi tanımak yeterlidir: Palermo, Recoletto, Retiro, San Nicolas, Monserrat, San Telmo, La Boca... İşe kentin bohemi San Telmo’dan başlayabilirsiniz. Sanatçıların atölyeleri, antikacıların sıralandığı pasajlar, küçük butikler, kahveler, barlar... San Telmo baştan aşağı Parislidir. Evita Peron, Marilyn Monroe, Che, Beatles, Lorel Hardy... Sahaflardaki eski posterler ve plaklar sizi eski yıllara sürükler. Buradaki pasajlar bir anılar müzesini andırır. Eski Gazete koleksiyonları, cep saatleri, kılıçlar, düğmeler, rozetler, kim bilir kimin yakasını gururla süslemiş madalyalar, kime destek olduğu bilinmeyen bastonlar... Tezgahlarda sergilenenler eşya değil birer yaşam öyküsüdür sanki.Dorrego Meydanı’nda, bir şemsiyenin gölgesinde limonatanızı yudumlarken, San Telmo’da zamanın ilerlemediğini hissedebilirsiniz.ŞARAP VE ETLERİNİ MUTLAKA TADINPlaza de Mayo’ya gitmeden kent hakkında tam bir fikir edinilemez. Palmiye ağaçları, çiçekler, heykeller ve koloniyel binalarla süslü olan bu meydan kentin kalbi kabul edilir. Önemli olaylar, yıldönümleri burada kutlanır, protesto gösterileri burada yapılır. Yani her an bir neşe veya öfke seline rastlamak mümkündür. Kentin kurulduğu yer olan La Boca, Buenos Aires’in en bilinen yeridir. Tangonun buradaki batakhanelerden doğduğu söylenir. La Boca’nın dar sokaklarında dolaşırken, karşınıza Keman ve bandoneonla tango çalan yaşlı müzisyenler çıkar. Onların müziklerine ise çok giyilmekten parlamış siyah elbiseli, siyah fötr şapkalı adamlarla, file çorapları yer yer kaçmış, derin yırtmaçlı, kırmızı kadife elbiseli kadınlar danslarıyla eşlik ederler. Kentin her köşesinde rastlayabileceğiniz bu sokak tangocuları, kendilerini izleyen turistlere, bir kaç kuruş karşılığında öfkenin, kıskançlığın, intikamın, ölesiye aşkın tarihini anlatmaya çalışır. La Boca hâlâ ilk günkü gibi bakımsız ve fakirdir. Teneke evlerdeki yoksulluk, rengarenk boyanmalarına rağmen gizlenememiştir. Tango tarihinin ünlü kahramanları bu sokaklarda beste yapmış, kavga etmiş ve ölmüşlerdi. Ernasto Panzio, Rosendo Mandizebal, Osvaldo Pugliese, Vicento Greco, Everisto Carriego, Pascual Contorsi, Carlos Gardel ve diğerleri bu sokaklardan çıkıp, tango tarihinde hak ettikleri yerleri almıştır. Kent, tangosu kadar lezzetli etleri ve şarabıyla da ünlüdür. Onun için iyi bir lokantada, bunların tadını çıkarmak gerekir. Meydanlarından birinde, sokak çalgıcılarının çaldığı müzik eşliğinde tango yaparak yeni yıla girmek de, sizin için unutulmaz ve hoş bir deneyim olabilir.
Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri

14 Aralık 2009 Pazartesi

Medine de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Batum, Lazistan Sancağı’nın merkeziydi. Üç asır Osmanlı, bir asır Rus denetiminde kaldığı halde, kentte iki ulusa ait önemli eser bulunmuyor. Herhalde “Tanrı bu vilayete o kadar cömert davranmış ki, katkımıza gerek yok” diye düşündüler. Kent geniş bir düzlükte kurulu. Sırtını, sağını ve solunu yemyeşil, çoğu zaman karlı dağlara vermiş, gönlünü ise Karadeniz’e açmış. Kilometrelerce kumsal, yemyeşil doğa, ne lazım bina! Batum otomobille Trabzon’dan bir buçuk saat. Aracın Gürcistan’a girişebilmesi için, sahibinin de içinde olması şart. İstanbul’dan uçakla direkt ulaşım da mümkün. Zaten Türkiye’nin bir iç havaalanı olarak da kullanıyor. Aracımızı hudutta park edip, bavullarımızı elimize alıyoruz, kapıdan içeri giriyoruz. Ne vize soran var ne de ters bir bakış atan ya da aşağılayan... Sarp Sınır Kapısı’nın Gürcistan tarafında Batum’a giden minibüsler olduğunu öğrenmiştik. Yanımıza bir Gürcü yanaşıyor. “Taksi var,” diyor Türkçe, “Batum 100 Lari.” Lari, Gürcü parası, aşağı yukarı TL’ye eşit değerde. Başka kentlerde yediğimiz kazıkların tecrübesiyle, pazarlık bile yapmadan minibüs durağına yönelip sıradaki araca biniyoruz. Minibüs biraz eskice ama ücret kişi başı bir Lari. (Dönüşte taksinin de gerçek ücretini öğreniyoruz: 20 Lari.) Otogardan yakındaki kentlere otobüs seferleri var: Tiflis, Soçi, Bakü, Erivan...Sarp’ın yanıbaşındaki Kemalpaşa’dan bavul ticareti yapan Gürcüler, balya ve kutularla doluşunca, 15 kişilik minibüste nefes alacak küçük bir alan kalıyor. Yol, dört şerit olmasa da, son dere düzgün. Her taraf yemyeşil. Bizim yok ettiğimiz kumsallara Gürcüler gözleri gibi bakmış. Tesisler bakımsız, yıkık dökük olsa da, kumsala dokunulmamış. Yol sahile uzaktan geçiyor.Kent merkezinde iniyoruz. Otogar, Türkiye’nin 40 sene önceki kasaba terminallerini andırıyor. Çoğu eski araçların. Arada son model cipler cirit atıyor. ŞOFÖRÜN TUHAF CEVABITabelalarda Gürcü ve Latin harfleri kullanılmış. Gürcü alfabesine bakarak bir şeyler çıkarmak imkânsız. İbrani ve Hint alfabesini andıran acayip bir şey. Ülkede Ruslara ait ne varsa ortadan kaldırılmış. Tek Rusça tabela yok. Her sokakta birkaç tane bulunan Döviz büfelerindeki rubleler kalmış sadece. Buna karşılık Türk etkisi hemen hissediliyor. Bir sürü Türk markalı ürün, dükkân tabelası göze çarpıyor. Döviz büfelerinde Euro, Dolar, Ruble ile birlikte TL de alınıp satılıyor. Oturup soluklanacak kafeterya, pastane aramak nafile. Bakkal, büfe bile nadir. Valiz elde Otel ararken, bir yandan kenti tanıyoruz. İlk izlenimimiz aynen sürüyor, kent harabe. Rastladığımız otellerde kalmaktansa memlekete dönmek daha iyi. Zaten bir ara bunu geçiriyoruz aklımızdan.Bir büfeden soda içip, işaretle fiyatını soruyorum. Sekiz lari! Bilsem şişeyi açmazdım. Parayı uzatınca gerçek fiyat çıkıyor ortaya: 80 kuruş. Keşke pazarlık yapıp 60’a indirseydim! Caddeler erkeklerin işgali altında. Kadın sayısı o kadar az ki. Ana caddeden sahile yürüyüp yay çizerek başladığımız noktaya dönüyoruz. Yolda tek turist enformasyon bürosu yok. Bir Vestel mağazasına giriyoruz. Gürcü tezgahtar akıcı Türkçe konuşuyor. Mağaza yöneticisi çok daha cana yakın çıkıyor. Bize iki otel tavsiye ediyor: Beş yıldızlı İntourist ve İstanbul. Arayıp fiyatlarını öğreniyor. İlki adam başı 175 dolar, diğeri 60! Nedeni kentte otel sayısının azlığı. Bindiğimiz taksinin şoförü ufacık şehri henüz öğrenememiş. Yolda adres sorarak buluyor otelimizi. Neredeyse bizden tarif isteyecek. İstanbul Otel adına layık. Temiz, düzenli. Kablosuz internet bile var. Derhal arkadaşlarıma bir mesaj çekiyorum: Memleketin kıymetini bilin! Otelin sahibi Borçkalı bir Laz. Bize çok yardımcı olduğu için oteldeki tuhaflıkları görmezden geliyoruz: Örneğin asansörde beşe basıp, altıya çıkıyoruz. Tuvalette taharet tertibatı var, musluk yok! Eşyalarımızı yerleştirip, bizim için kiralanan otomobille yola düşüyoruz. Şoför biraz Türkçe biliyor. Seveceğimizi düşünüp, birbiri ardına arabesk şarkılar çalıyor teypte. Bayılıyoruz!!! Gürcistan denince aklımıza hep çeteler gelir. Şoföre soruyoruz: Gürcistan’da mafya var mı? Suratına gülümseme yayılıyor. “Mafya Saakaşvili’nin kendisi.”SPUTNİK TEPESİ’NDEN MANZARA DOYUMSUZŞehirdeki fiyatlar, bizim Karadeniz kentleri seviyesinde. Benzin yarı fiyatı. Gürcülerin gururu, şehre 5 kilometre mesafedeki Botanik Bahçesi’ne götürülüyoruz. Oysa Karadeniz’in her yanı botanik parkı. Sonra Kobuleti’ye gidiyoruz. Bakımlı, turistik bir kasaba. Kumsalı uzun, denizi temiz. Yazın plajları doluyor. Ardından Sputnik Tepesi’ne tırmanıyoruz. Kent ayaklarımızın altında. Olumsuz izlenimimiz bir anda siliniyor. Müthiş bir coğrafya. Dağların yamaçlarındaki evler tipik Karadeniz mimarisi. Birbirinden uzak, bir ya da iki katlı, önlerinde tarla ve bahçeler.Kentteki binalar maksimum 7-8 kat. En yüksek bina tadilattaki Sheraton. Otel, Ruslar’ın Varşova’da, Varşova Paktı onuruna inşa ettiği, sonra Alışveriş merkezine dönüştürülen binanın kopyası sanki. Ruslar tutumlu insanlar anlaşılan. Mimara tek Proje için para vermiş, sonra küçültüp Batum’da kullanmışlar.Sürücü bu defa sahile götürüyor bizi. O anda, kente haksızlık ettiğimize karar veriyoruz. Sahil tarafı, suni bir göl etrafında son derece güzel parklar, yürüyüş alanları ve şirin barakalarda hizmet veren restoranlarla dolu. Batum’da birkaç kilise ve oldukça ufak bir cami çarpıyor gözüme. Şişmanca bir adam namaz kılmaya kalksa, secdeye vardığında poposu dışarıda kalır. Akşam otelde yemek yiyoruz. Restoran en üst katta, Batum ayaklarımızın altında. Kentin bazı bölümleri şaşaalı, çoğunluğu ise perişan...Vaktiniz varsa, atlayın arabaya gidin Rize’ye, muhlama, fasulye turşusu kavurması ve Laz böreği yiyip geri gelin. Vaktiniz yoksa muteber otellerin restoranlarında veya sahildeki lokantalarda Türk mutfağının ürünleri tadılabilir. Yerel mutfağı denemek istiyorsanız Gorki Caddesi’ndeki restoranları deneyebilirsiniz. Abhaz mutfağını merak ediyorsanız, Era Caddesi’ndeki Sazandari’ye uğrayabilirsiniz. Ninosvili Caddesi’nde, gençlerin tercih ettiği Octopus Cafe, yemekleriyle olmasa da sanatsal atmosferiyle iddialı.Heykeltraş Zurab Tzereteli tarafından dekore edilmiş. Kafenin mönüsünde ahtapot aramayın, kaçapuri tadabilirsiniz. NEREDE KALINIRKesenize güveniyorsanız Intourist’te. Biraz hesaplı olsun diyorsanız İstanbul Otel’de. Yok, ucuz olsun diyorsanız orada duracaksınız! Bir sürü ucuz otel var Batum’da. Fakat kalmak cesaret istiyor.
Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Basra Körfezi nin parlayan incisi

Şikago ya da Şanghay’ı hatırlatan gökdelenler, geleneksel bir yaşamın hüküm sürdüğü ara sokaklar, denizin üzerine inşa edilmiş şehir Pearl Qatar, muhteşem İslam Eserleri Müzesi, Doha Film Festivali, ünlü tenisçilerin raket salladığı turnuvalar, yabancı üniversitelerin kampüslerine kucak açmış Eğitim Şehri Projesi, görkemli evler, Venedik’teki gibi kanallarla süslenmiş Alışveriş merkezleri, El Cezire Televizyonu, denizin kenarındaki çölde yapılan safari Katar’da beni şaşırtanlardan bazılarıydı. BODRUMLU HEREDOT 2500 YIL ÖNCE YAZMIŞ


Katar gittiğim 108’inci ülke oldu. Gördükten sonra bu kadar sona bıraktığıma üzüldüm. Gerçekten çok daha başlarda ziyaret edilmeyi haketmiş. Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani ve eşi Mozah Bint Nasır El Missned ülkeyi bambaşka bir lige taşımış. Vizyonları Katar’ı Körfez’in incisi haline getirmiş.Dünyada Lihtenştayn’dan sonra en yüksek milli gelire sahip ikinci ülke olan Katar hakkındaki ilk yazılı belge, MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan, Bodrumlu Heredot’a ait. Katar tarihinde fazla bir renk yok, yüzyıllarca fakir bir ülke olmuş. 16. yüzyılda Osmanlılar ele geçirip dört yüzyıl egemenlik sürmüş. Bedevi El Tani ailesi ise 18. yüzyılın ortalarında Katar’a gelip yerleşik düzene geçmiş. Ülkede özellikle balıkçılık ve inci ticareti ile uğraşmışlar. I. Dünya Savaşı sırasında, Şeyh Abdullah döneminde Osmanlı yönetimi sona ermiş. İngilizler kendilerinin izni olmadan başka yabancı güçlerle ilişkiye girmeme sözü karşılığında Katar’ın hamiliğini üstlenmiş. Bu süreç 3 Eylül 1971’deki özgürlük ilanına kadar devam etmiş. 3 Eylül Katarlılar için önemli bir tarih. Bağımsızlık Günü olarak kutlanıyor. Ülkenin en büyük gelir kaynağı inci ticareti 1930’larda değerini yitirince yoksulluk almış başını yürümüş. Petrolün bulunması ise Katar’ın makûs talihini değiştirmiş.


KADINLARA OY HAKKI VERİLDİ


1995’te babasını kansız bir darbeyle deviren Emir Şeyh Hamid Bin Halife El Tani ülkede çok seviliyor. Kadınlara Otomobil kullanma ve oy verme hakkı tanımış. Demokrasi yolunda önemli adımlar atılmış. 2003’teki referandumla nüfusun yüzde 96.6’sı yeni anayasaya “evet” demiş. Ama Katar’da hâlâ politik bir parti yok, monarşi devam ediyor. Emir aynı zamanda Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı. Dünyanın en büyük üçüncü doğal gaz rezervine sahip Katar’da son yıllarda kaydedilen gelişmeler inanılmaz. Ülke nüfusunun yarısının yaşadığı başkent Doha’nın silueti gökdelenlerle değişmeye başlamış. Her taraf inşaat dolu, hummalı faaliyet 24 saat devam ediyor. West Bay Lagoon’da, aynı Dubai’deki Palmiye misali denizi doldurup Pearl Qatar isimli inanılmaz bir yerleşim yaratmışlar. Burada her şey çok lüks, en bilindik markaların mağazaları ve marinalardaki görkemli yatlar dikkat çekiyor. Emirin başarısının arkasındaki kişi ise eşi. Şeyha diye geçen Mozah Bint Nasır El Missned’in internet sitesine (www.mozahbintnasser.qa) bir göz atın. Arap kadından ziyade Hollywood yıldızlarına benziyor. Onun modern, Batılı görünümü ülkedeki kadınlara da örnek olmuş.


2.5 YILDIR KATAR’DA YAŞAYAN ŞAFAK GÜVENÇ TAVSİYE ETTİ


Gece hayatının merkezi Crystal Lounge, en iyi Restoran Il TeatroŞafak Güvenç, Katar’ın en güzel otellerinden W’nun genel müdürü. İsviçre’de okuyan, New York ve Kahire’deki önemli otellerde çalışan Güvenç, 2007 Martı’ndan bu yana Doha’da yaşıyor. Katar izlenimlerini ve 2.5 yıllık tecrübesinden yararlanıp gezginlere önerilerini sordum. Güvenç, Katar’ın en çok dinamizminden etkilendiğini söylüyor. Bunun nedeni çok farklı kültürlerin Katar’da birbiriyle kaynaşması. Özel bir üniversite şehri kuracak kadar eğitime önem veriliyormuş. Hatta yakında bir kültür köyü açılacakmış. İslam Eserleri Müzesi’ndeki iddialı koleksiyonu mutlaka görmenizi tavsiye ediyor. Doha’daki en iyi Otel ve restoranları ise şöyle sıralıyor: “W, Four Seasons, Sharq Village, Hyatt iyi oteller arasında. Restoran olarak Spice Market, Il Teatro, Al Dana, Al Bandar, Tajine ve Bice’yi tavsiye ederim. Gece hayatının merkezi ise Crystal Lounge.”DOHA Dhow’la körfezi gezin, çölde safariye çıkınDoha Körfezi, İzmir Körfezi gibi şehri ikiye ayırmış. Ortasındaki bölüm yürüyüş yolu. Bir tarafı gökdelenlerle bezenmiş, adeta bir Avrupa şehri, diğer taraf ise yakın tarihin sıradan binalarıyla dolu. Modern kısımda beş yıldızlı oteller, uluslararası şirketlerin merkezleri ve büyükelçilikler bulunuyor. İki yerleşim arasında ise Korniş dedikleri, sekiz kilometrelik sahil şeridi var. Doha’nın tarihi bölgesi vasat bir yerleşim. Şehrin iki yüzü taban tabana zıt. Eski kısımda en ilginç yer Souq Waqif dedikleri kapalı çarşı. Burası oryantalistlerin anlattığı, resmettiği görünümdeki kişilerle dolu, geleneksel yapı korunmuş. Çarşı etrafında ilginç bir hayvan pazarı var, yan sokaklarında da otantik restoranlar ve nargile keyfi yapabileceğiniz kafeler. Eski Doha’nın yeni yüzü olan ve deniz üzerine inşa edilmiş İslam Eserleri Müzesi tam bir Mimari harikası. İçindeki eserler az ama öz, sergileme ise olağanüstü. Osmanlı’dan çok sayıda eser müzeyi süslüyor. İznik çinileri, halılar, yazı setleri bizden izlerin bazıları. Giriş ücretsiz. Bu müzeyi gördükten sonra İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi öyle sıradan kalıyor ki... Eski Doha’da göreceğiniz bir başka güzel Müze, eski bir saraydaki Ulusal Müze. ÇÖL SAFARİSİ DENİZDE BİTİYORSize tavsiyem, Dhow adı verilen geleneksel teknelerle Doha Körfezi’nde tur atmanız. Dhow’lar İstanbul’un Boğaziçi’ndeki dolmuş motorları gibi. Sizi eski ve yeni Doha arasında yolculuğa çıkarıyor. Körfezin tam ortasına gelince iki tarafa da bakın, Katar’ın kat ettiği inanılmaz yolu göreceksiniz. Alışverişe meraklıysanız City Center Doha ve Landmark büyük alışveriş merkezleri ama en görkemlisi Villaggio. İçine kanallar yapıp gondol koymuşlar. Gondollarla dolaşırken vitrinleri seyretmeye ne dersiniz?Küçük bir ülke olan Katar’da yapılacak en güzel etkinliklerden biri de çölde safari. Doha’dan karayoluyla bir saatte ulaşabileceğiniz çöl bu iş için ideal. Dört çeker araçlarla kumun üzerinde adeta akrobasi yapıyorlar. Sonunda da denizin kenarında duruluyor ve kendinizi sulara atıyorsunuz. Körfez’de bir yarımada ülkesi olan Katar’ın Suudi Arabistan’la 60 kilometrelik bir sınırı var. Suudilerle ilişkileri iyi, İran, İsrail ve Batı dünyası ile de bağlantıları sağlam. Turistlere karşı hoşgörülüler. Arap ülkesi olmasına rağmen basın son derece özgür, baskı yok. Doha’dan yayın yapan El Cezire televizyonunun bu kadar güvenilir olmasının sebebi de bu. Etrafta Katarlı görmek çok zor. Onlar azınlık konumunda. 900 bin kişilik nüfusun sadece üçte biri Katarlı. Her taraf yabancı kaynıyor. Pakistanlı, Hintli, Filipinliler sokakları doldurmuş. Yabancılar her işi yapıyor, Katarlılar da yüksek duvarlı villalarında hayatın tadını çıkarıyor. işsizlik oranını merak ediyorsanız sadece yüzde 0.4!


ÇÖPÇATAN BLUETOOTH


Ülkede modern kadınlar da görüyorsunuz ama çoğu peçenin ardına gizlenmiş, gözleri bile örtülü. Kadın erkek ilişkilerini merak edip sorduğumda modern teknolojiyi kullandıklarını söylediler. Tanışmak için bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, restoran ya da kafeye oturuyorsunuz, kendinize uygun bir rumuz belirleyip Bluetooth’unuzu açıyorsunuz. Sonra mesajlaşmalar başlıyor. Adeta Oyun gibi! Size mesajı göndereni bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra telefonla sohbet, ardından kaçamak buluşmalar başlıyor. Issız sokaklarda yan yana gelen siyah camlı otomobiller, araç arası transferler derken, belki de mutlu sona ulaşılıyor. İşin ilginç yanı daha sonra gittiğim Bahreyn’de de durumun aynı olmasıydı. Konuştuğum bir Türk, Türk olmanın avantajlarından bahsetti. Bizi Batılı Müslümanlar olarak gördükleri için Türk olduğunuzu belirten bir rumuz seçtiğinizde mesajlar yağmaya başlıyormuş! Diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Katar’da da Türk dizilerine büyük ilgi var. Ben Doha Film Festivali zamanı Katar’deyken Gümüş dizisinde oynayan Kıvanç Tatlıtuğ da oradaydı. Resminin basılı olduğu tişörtler dükkânlarda satılıyordu. Aşk-ı Memnu dizisinin ülke televizyonlarına gelmesi sabırsızlıkla bekleniyor. Türkiye’de oynayan bölümleri Arapça altyazılarla hemen You Tube’a konuluyor. Vahabi İslam’ın katı kurallarına rağmen Katar’da beş yıldızlı otellerin Bar ve restoranlarında içki serbest, sokak arası restoranlarda ise gazoz ve meyve suyuyla idare ediyorsunuz. Türk mutfağı çok popüler, bol miktarda döner ve kebap salonu var. Ülkeye giriş için vizeyi kapıda alıyorsunuz, ücretini de kredi kartınızdan çekiyorlar!Katar Arap dünyasının İsviçre’si olarak geçiyor, bu sıfatı da fazlasıyla hak etmiş. Listenize bir an önce koyun, pişman olmayacaksınız.


Basra Körfezi’nin parlayan incisi