Kızlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kızlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2010 Çarşamba

Zaliha nın çeyrek asırlık sırları


SANAT yaşamının zirvesindeyken 1984 yılında aniden sahnelere veda edip Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne yerleşen şarkıcı Zaliha, hakkındaki bilinmeyenleri açıkladı. Boşanmak üzere olduğu eşinin, birlikte sahneye çıktığı Kutlu Payaslı tarafından da desteklenen, ‘Beni öldürmek istiyor’ iftirası yüzünden yargılandığını belirten 68 yaşındaki Zaliha, “Eşimle anlaşamıyorduk. Ayrılmaya karar vermiştik. O arada taşındığım evdeki özel çantamda bir gün eşime ait tabancayı bulunca şok olmuştum. Götürüp karakola teslim ettim. Aynı anda eşim ve Kutlu birlikte karakola gidip ifade vermişler. Kutlu, eşimi öldürmek için tabancayı çaldığım yönünde ifade verince ağır cezada yargılandım ve beraat ettim. 4 yıl birlikte sahneye çıktığım arkadaşım, beni en ağır iftira ile itham edince sanat yaşamıma nokta koyup Bodrum’a yerleştim” dedi.

‘Dağlar Kızı Reyhan’ adlı şarkısı ve güzelliğiyle ünlenen, sonrasında aniden ortalardan kaybolan bir dönemin unutulmaz ses sanatçılarından Zaliha, yerleştiği Bodrum’un Bitez Beldesi’nde hakkındaki bilinmeyenleri ve 25 yıllık sırrını DHA'ya açıkladı. 1942 yılında doğan ve müzikle 8 yaşında mandolin çalarak tanışan Zaliha, bir yandan Müzik eğitimine devam ederken, diğer yandan da Nişantaşı Kız Lisesi’ne gitti. Lisenin voleybol takımında oynayan, asıl adı Saliha Özgen olan Zaliha, ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Spor Kulübü’ne transfer oldu. Eskrim, atletizm ve voleybol sporları ile uğraştı.

Türkiye Genç Kızlar Jimnastik Kulübü’nün kuruluşunda da yer alan Zaliha, Kızılay Ebe Hemşire Okulu’ndan 1962 yılında mezun olduktan sonra Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde hemşire olarak göreve başladı.

ÜSTEĞMENLE EVLENDİ Burada tanıştığı Deniz Üsteğmen Dr. Savaş Ilgaz ile evlendi. Müzik eğitimine devam eden Okul ve önemli günlerde sahneye çıkan Zaliha, İstanbul Radyosu Türk Halk Müziği korosunda yer aldı.

Barış Manco, Cem Karaca ve Timur Selçuk ile birlikte birçok ünlüyü Türk müziğine kazandıran Enver Halatçı’dan ders alarak ilk kez 1964 yılında Suadiye’de Reşat Gazinosu’nda sahneye çıktı.

KRAL HÜSEYİN ÖZEL HEDİYE VERDİ ÜRDÜN’E DAVET ETTİ Gazinodan gecede 150 lira verilince, ayda 500 liraya çalıştığı ve iki yıl yaptığı ebeliği bıraktığını anlatan Zaliha, o günleri şöyle anlattı: “Yokluk içinde geçen bir yaşamdan sonra gecede 150 lira almak benim için önemliydi, şarkı söylemeyi çok seviyordum. Hocam 3.5 oktavlık sesim olduğunu söylemişti. 1967 yılında Azeri türküsü Reyhan’ı Türkçe’ye uyarlayıp ilk kez sahnelerde söyledim. Aynı yıl Tatil için geldiğim Bodrum’da gittiğim köy düğününde Çökertme türküsünü dinleyince bunu da oyunuyla birlikte sahneye koydum ve sahneyi bırakana kadar Çökertme türküsünü her konserimde söyleyip oynadım. 12 dilde söylediğim şarkıların yer aldığı 30 plak yaptım. Kültür Bakanlığı aracılığıyla 20 yılda 70’in üzerinde ülkede konserler verdim. Paris, Londra ve Türki cumhuriyetlerinde verdiğim konserlerde, ülkemin aydınlık ve Modern yüzünü ve kültürel değerlerini tanıtıyordum. Bir konserimi izleyen Ürdün Kralı Hüseyin, beni kaldığı konuta davet edip kendi eliyle çay ikram ettikten sonra bir broş hediye etti. Beni Ürdün’e davet etti. Bir kralın elinden çay içmek ve sohbet etmek beni çok onore etmişti. Ancak savaş olması nedeniyle gidemedim. Ardından gazinolara gitmeyi sevmeyen sayın Başbakan Bülent Ecevit beni dinlemeye gelmişti. Ecevit’in teşekkürleri de hayatımda unutamayacağım anların arasında yer alıyor.”

MURAT 124’ÜN İSİM ANNESİ OLDU Dünyaca ünlü oyuncu Elizabeth Taylor’a çok benzetilen, yurt içi ve yurt dışında başta iş ve Siyaset dünyası olmak üzere çok sayıda çevrenin ilgi odağı haline gelen Zaliha, 1969 yılında İzmir Fuarı’ndaki gazinoda verdiği konserin ardından Fiat temsilcisi İtalyan işadamlarının davetini şöyle anlattı: “İtalyan işadamları söylediğim İtalyanca ve Fransızca şarkılara hayran kalmışlar. Davet ettikleri yemekte Türkiye’de iki ay sonra üretime geçilecek otomobilin adını ne olacağını sordular. Ben de espiri olsun diye ‘Murat’ dedim. Çok hoşlarına gitti, otomobilin adının Murat (Fiat'ın 124'ü de eklenerek) olmasına karar verdiklerini söylediler. Gülüştük, ayrıldık. Bir ay sonra Gazete ilanlarında otomobilin adının Murat 124 olduğunu duyunca şoke oldum. Otomobile Murat adını koydular, ama bana hediye edecekleri Murat Marka Otomobil bir türlü gelmedi.”

KUTLU PAYASLI'YA SUÇLAMA Ankara’da 1980- 84 yılları arasında Kutlu Payaslı ile birlikte sahneye çıktıklarını anlatan Zaliha, kendilerine ‘harika ikili’ denildiğini, İstanbul'dan dinlemeye gelenler olduğunu söyledi. Subay olan eşi ile aralarında geçimsizlik başladığını, bu nedenle ayrılmaya karar verdiklerini belirten Zaliha, sanatçı arkadaşı Kutlu Payaslı'nın da aleyhine tanıklık yaptığını ileri sürdü. Zaliha, şunları söyledi: “Eşyalarımı başka bir eve taşıdım. Bir gün kaldığım otelden eve döndüğümde tapu ve resmi evraklarımın bulunduğu çantamın içerisinde eşimin tabancasını görünce şoke oldum. Hemen yakındaki karakola giderek durumu anlattım ve amire tabancayı tutanakla teslim ettim. Bu arada boşanmak üzere olduğum eşim Savaş Ilgaz çok yakın aile dostumuz Kutlu Payaslı ile Levent Karakolu’na giderek hakkımda şikayetçi olmuş. Eşim tabancasını çaldığım yönünde ifade verip şikayetçi olurken, Kutlu Payaslı da tabancayı eşimi öldürmek için çalmış olabileceğim yönünde ifadeler vermiş. İfadesinde ‘Zaliha eşinin tabancasının çalmasının nedeni eşini öldürmekti, Savaş Ilgaz’ın hayati tehlikesi mevcut’ deyip eşim ile aramızda görmediği bilmediği olayları, görmüş biliyormuş gibi anlatınca hakkımda 20 yıl ağır hapis cezası ile Sultanahmet Adliyesi Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. İkinci duruşmada hakim beraat kararı verdi. Eşimi boşverin, boşanmak için bahane arıyordu zaten. Ama 4 yıl birlikte sahneye çıktığım sanatçı arkadaşım beni en ağır iftira ile itham edince sanat yaşamına nokta koydum. Bodrum’da turizme atıldım. Bu olayı ilk kez açıklıyorum. Karalama iftira sanat dünyasında geçmişe oranla günümüzde çok daha fazla.”

“68 YAŞINDAYIM HİÇ AŞIK OLAMADIM” Zaliha, yerleştiği Bodrum’daki evinde sayısız evlenme teklifi aldığını ancak bugüne kadar hiç aşık olamadığını belirterek, “Benim için hayat çok hızlı geçmişti. İlk eşimle çalıştığım yerde tanışmıştım. Ailecek ordumuza çok düşkündük. Babam Kurtuluş Savaşı sırasında balıkçılık yaparken cepheye balık ağlarının altında gizlice cephane taşırmış. Bir subayla evlenirsem hayatım düzene girer diye düşünmüştüm, ama olmadı”dedi.

Sahnede olduğu dönemlerde bir çok arkadaşlık ve evlenme teklifi aldığını anlatan Zaliha, “Ancak bu hayat tarzı bana göre değildi, kendimi korumak için çok güçlük çektim. İkinci kez 1986 yılında evlendiğim ve 2003 yılında yaşamını yitiren ikinci eşim Mimar Erol Ayvar ile de arkadaşlarımız aracılığı ile tanıştık, Erol bey çok iyi bir insandı, çok iyi arkadaştık. Asla beni üzmedi” diye konuştu.

“SANATÇI TOPLUMUN ÖNDERİ OLMALI” Sahneyi bıraktıktan sonra çeşitli panel, toplantı, sivil toplum örgütlerinin eylemlerine, siyasi etkinliklere katılan ve Bodrum ile Milas’taki köylerde 20’ye yakın öğrencinin Eğitim masraflarını karşılayan Zaliha şöyle devam etti: “Ülkemizin önde gelen sanatçıları zor günlerde mutlaka önderlik yapmalı. Türkiye’de siyasetçiye güven kalmadı. Ancak güvenilen, sevilen sanatçılar ne söylerse toplum tarafından büyük ilgi görüyor. Sanatçılar bir ülkenin yaşamını, kültürünü felsefesini yansıtırlar, politikacı gibi yapamayacaklarını değil, yapabileceklerini söylerler. İçten davranırlar, ancak her nedense son yıllarda sanatçılarımızın da ülkede yaşanan başta Ergenekon olmak üzere benzer hukuk skandallarına karşı sessiz kaldıklarını görüyoruz. Bir toplumun sanatçıları, yazarları, çizerleri konuşmuyorsa, halkın karşısına sadece para kazanmak amacı ile çıkıyorsa ve şarkı aralarında cumhuriyet, demokrasi, insan hakları konusunda iki cümle konuşmaktan korkuyorsa gecede aldıkları binlerce, milyonlarca liranın değeri olmadığı, sanatçının konuşmaya korktuğu bir ülkede demokrasiden bahsedilemez.”

PAYASLI: “BÖYLE BİR OLAYI HATIRLAMIYORUM” DHA muhabirinin telefonla ulaştığı, Türk sanat müziğinin ünlü seslerinden 74 yaşındaki Kutlu Payaslı ise Zaliha’nın iddialarının doğru olmadığını söyledi.

Kutlu Payaslı, “Zaliha ve eşi ile çok iyi arkadaştık, aralarında sorunlar vardı, ancak ben geçmişte yaşanan ve anlatılan bu olayı hatırlamadım. Ben Savaş Ilgaz’ın tabancasını bilmem. Bu konuda daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok” demekle yetindi.

Zaliha'nın çeyrek asırlık sırları

23 Aralık 2009 Çarşamba

Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri


İRLANDA
Dublin’in kapıları isyanın rengi barları edebiyatçıların ilham perisi
Dublin’i hayal edebilmeniz için Heinrich Böll’ün, “İrlanda Güncesi” adlı kitabında onun kentle karşılaşmasını okumanız lazım:“Sabah güneşi beyaz badanalı evleri ağır ağır pusun içinden çekip aldı, bir deniz feneri gemiye karşı kırmızı-beyaz parladı, gemi ağır ağır soluyarak Dun Laoghaure Limanı’na girdi. Martılar gemiyi selamladılar. Dublin’in kurşuni silueti bir görünüp bir kayboldu. Kiliseler, anıtlar, doklar, bir gazometre, birkaç bacadan titrek bayraklar gibi yükselen duman...” Eğer Dublin’i James Joyce’a soracak olursanız alacağınız yanıt canınızı sıkabilir. Çünkü yazarın ünlü eseri “Dublinliler”deki kahramanı Chandler hikayede, sokakların donuk zarafetsizliğinden yakınıp durur. Başarıya ulaşmak için bu kenti terk etmek gerektiğini söyler.Aslında İrlanda dilindeki adı Dubh Linn (Kara Havuz) veya Baile Atha Cliath (Çitli Irmak Geçidindeki Kurt) olan Dublin öne sürüldüğü gibi can sıkıcı değildir. Bu mevsimde günlerin rengi hep gri olsa da size çok şeyler sunar. Kafanıza birçok sorunun üşüşmesine neden olur. Örneğin, “Neden bütün ünlü yazın adamları Dublin’den çıkmış” sorusunun yanıtını aramaya kalkarsanız kenti yakından tanırsınız. O zaman Dublin’in ne Heinrich Böll’ün ne de James Joyce’un Dublin’ine benzediğini görürsünüz. Çünkü, Wicklow Dağları’ndan kopup gelen ve kenti ikiye bölüp denize ulaşan Liffey Irmağı’nın kıyısındaki can sıkıcı kara badanalı evler yerlerini rengarenk, sevimli binalara terk etmiştir artık. Geniş caddelerin iki yanına büyük mağazalar, Alışveriş merkezleri sıralanmıştır. Duvarlar rengarenk reklam afişleriyle süslenmiştir.İNGİLİZLERE İNAT KAPILAR RENGARENKAra sokakları gezerken dikkatinizi evlerin kapıları çekecektir. Çoğu kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, maviye boyanmıştır. Bunun nedenini bilenler şöyle anlatır: Kraliçe Viktorya 1902 yılında ölünce, üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun merkezi Londra’dan, Dünyanın dört bir yanına Haber salınıp, yas nedeniyle bütün evlerin kapılarının siyaha boyanması istenir. Bu emre bir tek “yaramaz çocuk” İrlanda karşı çıkar. “Biz İngiltere’nin kraliçesi için yas tutmayız” diyerek inadına tüm kapıları rengarenk boyarlar...Dublin’de bir de barların (pub) çokluğuna şaşırırsınız. Neredeyse her köşe başında bir Bar vardır. Bir zamanlar kentteki binaların üçte birinin bar olduğunu öne sürenler bile bulunur. Dublinliler içki içmeyi çok sever. Günün erken saatlerinden başlayıp, gecenin geç saatlerine kadar barlar dolup taşar. Bu yüzden de sabahları ayılmakta epey zorluk çekerler. Böll, Dublinlilerin bu özelliğini şöyle anlatır: “Sabahın erken saatlerinde kime sorarsam sorayım, ne sorarsam sorayım, tek hecelik bir yanıt alıyordum: Sorry... Sabahları saat yediyle on arasının, İrlandalıların tek hecelik konuşmaları yeğledikleri saatler olduğunu bilmiyordum...”Gerçek Dublinlileri tanımak istiyorsanız, Temple ve Merrion Row sokaklarındaki barlarda zaman geçirmeniz gerekir. Gündüzleri St. Stephen’s Green parkında dolaşmanızı öneririm. Kestane ağaçlarının altında dinlendikten sonra, Liffey Nehri’ne doğru uzanan Grafton Caddesi’ne gidip, şık mağazaların vitrinlerini seyrederek, Trinity Kolej’e doğru yürüyebilirsiniz. Bu yürüyüş sırasında bir kez daha kafanıza aynı sorunun takılacağından emin olabilirsiniz: Dünyanın en ünlü yazın adamları neden Dublin’den çıkmıştır?Çağdaş edebiyatın en önemli yazarı James Joyce, düz yazı ve Şiir ustası Oscar Wilde, tüm yaşamını edebiyata ve şiire adayan Yeats, Drakula’yı yaratan Bram Stoker, Şair, yazar, besteci ve kahraman Thomas Moore, Godot’nun yaratıcısı Samuel Becket, isyankar yazar Brendan Behan, Nobelli aforizma ustası Bernard Shaw, tüm dünyayı Güliver’in peşine takan Jonathan Swift, kitapları Türkiye’de de kapış kapış satılan Maeve Binchy ve Glenn Meade... SORU YAĞMURUNA HAZIR OLUNEğer edebiyata meraklıysanız, kenti gezerken kendi kendinizi soru yağmuruna tutacağınızdan emin olabilirsiniz: Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarı James Joyce, romanlarını yazarken sizin duyduğunuz çan seslerini duymuş muydu acaba? Çünkü bu kilise, tam 300 yıldan beri çanlarını çalıp duruyordu. Güzel söz avcısı Oscar Wilde, Dublin Üniversitesi’ne sizin girdiğiniz kapıdan mı giriyordu?.. İrlanda’nın kaderini değiştirebilecek bir ulusal birlik yaratabilmek için kendini edebiyata ve tiyatroya adayan Yeats, Abbey Tiyatrosu’ndaki oyunu yönetmeye gelirken, köşedeki bara uğrayıp, sizin gibi simsiyah Guinness birasından yuvarlıyor muydu? Drakula ile bütün dünyanın uykusunu kaçıran Bram Stoker, Transilvanyalı vampiri Dublin Şatosu’nun karanlık koridorlarında mı kurgulamıştı? Sorunun yanıtını hiçbir yerde bulamayacaksınız. Ama yanıtı ararken kenti sokak sokak gezip, çok seveceksiniz. Yeni yıla Dublin barlarından birinde girmek, yaşamınızda unutulmaz anılar bırakacaktır. Denemek istemez misiniz?
İTALYA
Roma’nın sürpizleri hiç bitmez
Goethe Usta, “İtalya Seyahati” adlı eserinin birinci cildinin son sayfalarına doğru şunları yazmış: “Vaktim zevk almadan ziyade, tetkik ve çalışmayla geçiyor. Roma başlı başına bir alem; insanın burada kendini bulabilmesi için bile seneler lazım.. Burayı hemen görüp gidebilen seyyahlar ne kadar mesutlar...”Goethe çok haklı. Sadece Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını günlerce izlemek gerekir. Veya Michelangelo’nun, tam dört yıl boyunca, derme-çatma iskelelerin üstünde, iki büklüm çalışarak yaptığı tavan fresklerinden, evrenin yaradılışını seyretmeye saatler ayırmak gerekir. Ama kimde bu kadar çok boş zaman var ki! Roma’da mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri de ünlü Kolosyum. Flavius Hanedanı’nın yaptırdığı, 50 bin kişilik bu dev yapıyı görünce hayranlığınızı gizleyemeyeceksiniz... İmparator Titus’un düzenlediği açılış törenleri tam 100 gün sürmüş. Bu muhteşem yapıyı gezerken, aslanlar tarafından parçalanan kölelerin kan kokusunu duyar gibi olacaksınız.BİÇİMSİZ ESERDaha sonra, İspanyol Merdivenleri’ne gitmenizi öneririm... Bu mevsimde basamaklarda oturan pek bulunmaz ama, yaz aylarında dünyanın en güzel kızlarının veya yakışıklı erkeklerinin bu basamaklarda sere serpe güneşlendiklerini hayal edebilirsiniz. Oradan yürüyerek, Venezia Meydanı’na gidin. İtalya’nın ilk kralı Vittorio Emanul II’ye adanan, olağanüstü boyutlardaki anıtı görmeniz gerekir. Roma halkı, çok çirkin bulup yıkılmasını istediği bu anıta, “Düğün Pastası”, “Daktilo” gibi ilginç adlar takmıştır. Burada fazla oyalanmadan, dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla yürüyerek Trevi Çeşmesi’ne ulaşın. Tam 30 yılda tamamlanan bu çeşmenin önündeki havuza, sol omzunuzun üstünden para atarsanız dileklerinizin gerçekleşeceğini aklınızın bir köşesine yazın. Biraz soluklanınca Corso Caddesi’nde yürüyün. Bu caddedeki bir birinden şık mağazaları, mağazaların vitrinlerindeki şık giysileri, bunları satmaya çalışan Manken gibi tezgahtarlar görülmeye değer. Ama burada fiyatların biraz abartıldığını unutmayın.BİTTER CAMPARİCorso Caddesi’yle kesişen ara sokaklardan birine sapıp, ünlü Pantheon Tapınağı’nın içindeki ışık oyunlarını gördükten sonra, kendinizi Campo dei Fiori meydanındaki bir kahveye atın. Tabanlarınızın sızısını dindirmeniz için biraz molaya ihtiyacınız olacak. Meydanın ortasındaki kel kafalı adam heykeli, engizisyonun yaktığı son bilgin Giordano Bruno’ya aittir. Bir kadeh bol buzlu “Bitter Campari”yi onun şerefine kaldırın. Dinlendikten sonra, Tiber Nehri’ne doğru yürüyüp, Roma’nın en güzel köprüsü Sant’Angelo’nun üstünde durup, nehrin akışını seyredin. Sırada Vatikan var. Papa’nın yönetimindeki bu küçük ülkede görecek çok şey olduğunu söylemeliyim. Binlerce turistin arasına karışıp, kafanıza üşüşen soruların yanıtlarını arayın.Akşam güneş batmaya yakın Navona Meydanı’na varmanız gerekiyor. Tam ortada, Bernini’nin yaptırıdığı “Dört Irmak Çeşmesi”nin ilk bakışta sizi büyüleyeceğinden emin olabilirsiniz. Tuna, Nil, Ganj ve Rio de la Plata ırmaklarının sularının aktığını simgeleyen dört şaheserin önünde fotoğraf çektirmeyi unutmayın sakın. Daha sonra bir kahveye oturup, meydandaki şenliği izlemeye koyulun: Şarkı söyleyenler, resim yapanlar, poz verenler, seyyar satıcılar, aşıklar, Aşk arayanlar...Johann Wolfgang von Goethe, kitabının bir yerinde şöyle yazar: “Akşam olunca, bakmaktan ve gördüklerine hayret etmekten insan kendini tükenmiş hissediyor...” İşte siz de kendimizi yatağa attığınızda aynı tükenmişliği hissedeceksiniz.Ertesi gün serbestsiniz. Canınız nereye istiyorsa oraya gidip Roma’nın keyfini çıkartın.Yeni yıla Roma’nın ünlü meydanlarından birinde girmenin tadını, uzun yıllar unutamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Hele yanınızda sevdiğiniz birisi varsa!
BREZİLYA
Günahkâr kent Rio
Eğer yeni yılı bahane edip, kış ortasında yazın tadını çıkarmak isterseniz, size Rio’yu öneririm. Türklerden vize istemeyen bu ülkeye uçmak biraz uzun ama, görecekleriniz ve yaşayacaklarınız bu zahmete değer.Havaalanından bindiğiniz taksinin radyosunda mutlaka samba çalıyor olacaktır. Daha sonraki günlerde, saat kaç olursa olsun her yerde bu kıvrak müziği dinleyeceksiniz. Jamaika’da reggae müziği ne kadar kutsalsa, burada da samba o kadar kutsaldır. Güneşten, sudan, havadaki oksijenden bile daha önemlidir. Yazarın dediği gibi, “Samba, Brezilya halkının kanında dolaşan, sevda ateşini tutuşturan bir ezgi değildir yalnızca. Yaşamın ta kendisidir. Buralılar için sambasız bir Yaşam asla düşünülemez.”Rio’daki ilk gününüze, ünlü Copacabana Plajı’dan başlamanızı öneririm. Bu plaj sabahın erken saatinden itibaren dolmaya başlar. Ve birden, fotoğraflarda gördüğünüz kadınlar karşınıza çıkar. Baktıkça iç geçirten, minicik mayolarıyla kumsalda güneşlenen kadınlar!DİŞ İPİ MAYOLAROnların giydikleri avuç içi kadar küçük, ip kadar ince mayolara, “filo dental-diş ipi” adını takmışlardır. Neyi ne kadar örttüğü belli olmayan bu mayolar, Rio plajlarının vazgeçilmez aksesuarlarıdır. Sere serpe güneşlenen bu birbirinden güzel kadınların arasında, esmer tenli, sırım gibi, vücudunda bir gram bile yağ olmayan yağız delikanlılar, kadınlara aldırmadan Futbol oynar. Kaldırımın üstüne sıralanmış büfeler, sıcaktan bunalanların sığınağı haline gelmiştir. Buz kovasından çıkartılıp, baş kısmı bir pala darbesi ile uçurulan hindistancevizinin içinden çıkan tatlı suyun tadına bakmanızı öneririm. Bu büfelerde her türlü tropikal meyveyi bulmak mümkündür: Goyaba, Manga, kaju ve diğerleri. Karnı acıkanlar için de seyyar satıcılar ellerindeki tepside, şişe dizilmiş jumbo karidesleri dolaştırır. İlerleyen zamanla birlikte kalabalık da artar. Beş kilometrelik kumsalda, çıplak gövdelerden oluşan dalgalar, bir o yana bir bu yana salınıp durur.YOKSULLARIN SIĞINAĞIYemyeşil dağların içine doğru uzanan mahallelerdeki evler, ikinci katlarına kadar demir parmaklıklarla kaplıdır. Müstakil evlerin etrafını çevreleyen yüksek duvarların üstüne, cam kırıkları döşenmiştir. Bunlar soygunculara karşı alınmış önlemlerdir. Her mahallenin özel bir koruma teşkilatı vardır. Yoksul halk ise tepelerdeki gecekondularından kenti kuşbakışı seyreder. Bu mahallelere “Favela” denir. Bu kelime Brezilya’da yoksullukla eşanlamlıdır. Bir kitapta favelalarla ilgili şunlar yazar: “Nüfusun dörtte biri, toplumsal kumaşın kontrolsüzce yırtılıp, parça parça olduğu, hırsızlığın olağan bir hal aldığı ve etrafı haraca kesen kokain tacirlerinin kahraman addedildiği bu kenar mahallelerde yaşıyor..”Favelalar karnaval zamanı canlanır. Bir yıl çalışıp, dişlerinden, tırnaklarından artırdıklarını karnaval giysilerine harcarlar. Karnaval günü gelip çattığında, Müzik aletlerini yüklenen sırım gibi gençler, birbirinden şuh Kızlar, kadın iç çamaşırlarını ve file çoraplarını giymiş travestiler yoksul favelayı terk edip, geçit törenlerinin yapılacağı Apoteose’de soluğu alır. Artık dört gün boyunca Rio onların olur. Rio’da plajdan bol başka bir şey yoktur: İpenama, Flamingo, Botafogo, Leblon ve Barra plajlarında da aynı tahrik edici görüntüler vardır. Plaj gezisinden sonra küçük bir trenle, Corcovado Dağı zirvesine çıkıp, 38 metre boyunda ve 145 ton ağırlığındaki İsa heykelinin ayaklarının dibinden Rio’yu kuşbakışı seyredebilirsiniz. Kenti simgeleyen diğer bir yükselti de Şeker Dağı’dır. Teleferikle çıkılan bu dağın tepesinden kentin uçurumlarını, dantel gibi sahillerini, plajlardaki çıplak vücutların dalgalanışını, havaalanına inip kalkan uçakları, şişik yelkenleriyle süzülüp giden tekneleri tek bir fotoğraf karesinde görebilirsiniz.Eğer yeni yıla alışılmışın dışında, yaz sıcağında girmek isterseniz Rio’dan iyisini bulamazsınız. Yeni yıl gecesi Copacabana Plajı’na gitmeyi aman unutmayın. Orada beyazlar giyinmiş binlerce kişinin, denize beyaz çelenkler bırakmasını yaşamınız boyunca unutamayacaksınız.
ARJANTİN
Buenos Aires’te tangonun kollarında
S ize yeni yıl gecesi yaz sıcağı sunacak şehirlerden biri de Buenos Aires olabilir. Aslında kentin adı bu kadar kısa değildir. Güney Amerika’ya “bir vatan” getiren İspanyol gemiciler bu kente, St. Maria del Buen Aire (Güzel Hava Azizesi Maria) adını koymuştur. Gel zaman git zaman bu uzun isim kısalıp, Buenos Aires (İyi Havalar) olmuştur. Sanıyorum buradaki “güzel”den, fırtınasız, dingin bir hava kastedilmektedir. Çünkü kent, dünyanın en geniş nehri olan Rio De La Plata’nın ağzında kurulmuştur. Aslında ilk görenler bu suyu genellikle denize benzetir. Çünkü görüntü asla bir nehir ağzını değil de, gerçek bir denizi andırır. Zaten Arjantinliler de buraya “Tatlı Deniz” adını takmışlardır. Fırtınalı okyanusu aştıktan sonra bu kıpırtısız suları gören İspanyol denizciler, buraya haklı olarak “İyi Havalar” adını uygun görmüşlerdir sanırım.Buenos Aires, Santiago, Rio veya Meksiko City gibi, Latin görüntülerle donanmış bir kent değildir. Çünkü bu kentte yaşayanlar kendilerini, Güney Amerikalı değil de Avrupalı olarak nitelendirirler. Eğer bir Buenos Airesli ile bu konuyu konuşacak olsanız, size şunları söyleyeceğinden emin olabilirsiniz: “Meksikalılar Azteklerden, Perulular İnkalardan, Arjantinliler ise gemilerle Avrupa’dan gelmiştir...” FLORİDA CADDESİ ŞENLİK YERİBuenos Aires Paris’i andırır. İleri yaşına rağmen hala “mihrabı yerinde” duran, çapkın yaşlı bir aristokrat kadın gibidir. Havaalanından kente gelirken yolun iki yanındaki teneke evleri ve yeni binaları yan yana görürsünüz. Teneke evler kentin yoksulluğunu yansıtır. Üst katlarında demir filizleriyle yarım binalar, ağaçlar arasına gerilmiş iplerde uçuşan çamaşırlar, kırık dökük otomobiller... Kentin içine girdikçe belleğimdeki görüntüler kaybolur. Dünyanın en geniş caddesi “9 Temmuz Bulvarı”nda yoksulluk yerini zenginliğe bırakır. Kenti gezmeye Florida Caddesi’nden başlayabilirsiniz. Burası trafiğe kapalıdır. Binlerce kişi, bir o yana bir bu yana gidip gelir. İki yanına mağazalar sıralanmıştır. Şenlik yeri gibidir: Arya söyleyen bir tenor, Napoliten çalan bir gitarcı, tango yapan bir çift, gözleri görmeyen, ayakları olmayan dilenciler, striptiz kulüplerine müşteri çekmeye çalışan çığırtkanlar, dolara cazip fiyat veren karaborsacılar... Kent, 47 bölgeden oluşur ama tümünü görmeye gerek yoktur. Temel karakterini yansıtan birkaç bölgeyi tanımak yeterlidir: Palermo, Recoletto, Retiro, San Nicolas, Monserrat, San Telmo, La Boca... İşe kentin bohemi San Telmo’dan başlayabilirsiniz. Sanatçıların atölyeleri, antikacıların sıralandığı pasajlar, küçük butikler, kahveler, barlar... San Telmo baştan aşağı Parislidir. Evita Peron, Marilyn Monroe, Che, Beatles, Lorel Hardy... Sahaflardaki eski posterler ve plaklar sizi eski yıllara sürükler. Buradaki pasajlar bir anılar müzesini andırır. Eski Gazete koleksiyonları, cep saatleri, kılıçlar, düğmeler, rozetler, kim bilir kimin yakasını gururla süslemiş madalyalar, kime destek olduğu bilinmeyen bastonlar... Tezgahlarda sergilenenler eşya değil birer yaşam öyküsüdür sanki.Dorrego Meydanı’nda, bir şemsiyenin gölgesinde limonatanızı yudumlarken, San Telmo’da zamanın ilerlemediğini hissedebilirsiniz.ŞARAP VE ETLERİNİ MUTLAKA TADINPlaza de Mayo’ya gitmeden kent hakkında tam bir fikir edinilemez. Palmiye ağaçları, çiçekler, heykeller ve koloniyel binalarla süslü olan bu meydan kentin kalbi kabul edilir. Önemli olaylar, yıldönümleri burada kutlanır, protesto gösterileri burada yapılır. Yani her an bir neşe veya öfke seline rastlamak mümkündür. Kentin kurulduğu yer olan La Boca, Buenos Aires’in en bilinen yeridir. Tangonun buradaki batakhanelerden doğduğu söylenir. La Boca’nın dar sokaklarında dolaşırken, karşınıza Keman ve bandoneonla tango çalan yaşlı müzisyenler çıkar. Onların müziklerine ise çok giyilmekten parlamış siyah elbiseli, siyah fötr şapkalı adamlarla, file çorapları yer yer kaçmış, derin yırtmaçlı, kırmızı kadife elbiseli kadınlar danslarıyla eşlik ederler. Kentin her köşesinde rastlayabileceğiniz bu sokak tangocuları, kendilerini izleyen turistlere, bir kaç kuruş karşılığında öfkenin, kıskançlığın, intikamın, ölesiye aşkın tarihini anlatmaya çalışır. La Boca hâlâ ilk günkü gibi bakımsız ve fakirdir. Teneke evlerdeki yoksulluk, rengarenk boyanmalarına rağmen gizlenememiştir. Tango tarihinin ünlü kahramanları bu sokaklarda beste yapmış, kavga etmiş ve ölmüşlerdi. Ernasto Panzio, Rosendo Mandizebal, Osvaldo Pugliese, Vicento Greco, Everisto Carriego, Pascual Contorsi, Carlos Gardel ve diğerleri bu sokaklardan çıkıp, tango tarihinde hak ettikleri yerleri almıştır. Kent, tangosu kadar lezzetli etleri ve şarabıyla da ünlüdür. Onun için iyi bir lokantada, bunların tadını çıkarmak gerekir. Meydanlarından birinde, sokak çalgıcılarının çaldığı müzik eşliğinde tango yaparak yeni yıla girmek de, sizin için unutulmaz ve hoş bir deneyim olabilir.
Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri